Tuesday, 14 May 2013

Twitter tedirginliği



Sosyal medyanin gucunun her gecen gun daha da artmasi her seyi gorunur kilsa da gorunenin ne kadar dogru oldugu konusunda tartismalar eszamanli olarak devam ediyor. Haber bulteni anonsu gibi gelen ilk cumlenin ardindan normal sokak agzina donelim: Twitter'da herkes her istedigini soyluyor da kimin ne kadar dogru soyledigini nerden biliyoruz hafiz? 

Hatirlarsiniz 'internet'in yurdumuz topraklarina firtina gibi giris yapmasini takip eden yillarin ardindan e-mail hayatimiza dahil olmustu. Siberalemde yer isgal eden onlarca mail, haberlere, yazilara, sohbetlere konu olmustu. O gunlerin yukselen degeri 'Forward mail' nedeniyle olusan bilgi kirliligi onarilmasi guc bir bilgisizlik ortamina yol acti.


Butun bu mail nostaljisinin sebebi olayi 'twitter'a baglamakti. Zira twitter'da da benzeri sehir efsaneleri yahut konuyu saptirmak adina ortaya atilan seyler goruyoruz. Ve meslegimizi etkiliyorsa uzuluyoruz -bu uzulme konusuna biraz sonra gelecegim-. 

Eskiden mail trafigi gunun belli saatlerinde olurdu ve acikcasi sacma sapan bir mail gorurseniz bunu "Ne sacma" deyip gecerek gununuze devam etme sansiniz vardi. Genelde sabah seansinda yasanan bu seyin ardindan bir sonraki mail seansina kadar normal sekilde bilgi akisiniza gore hayatinizi surdurur istediginizi alir ya da bilginin pesinden isteginiz varsa kosardiniz... 

Ama artik twitter var. Ozellikle Arap Bahari'ndaki etkisi yadsinamaz bir gercek olan twitter ulkemizde biraz farkli kullaniliyor. Avrupa'nin ardindan gelip populer olan her sey gibi twitter da su siralar 'suyunun cikarilmasi' donemini yasiyor. Ipe sapa gelmez yazilar, hashtagler zaten butun dunyanin sikinti cektigi ve zaman zaman sorguladigi konular.

Turkiye'deki baska. Tipki 'yanlis bilgi iceren' mailler gibi twitter uzerinden yayilan bazi haberler de sasilacak derecede 'sorgulanmaksizin' kabul goruyor. 

Yeni model kanayan yara: Goygoy!
Peki nasil oluyor da yanlis bilgi ortaya yayiliyor ve bu kadar kabul goruyor? "Toplumumuzun egitim seviyesi vs..." diyebilecek kadar ust tahsile sahip biri degilim. O konuya giremem, ben sadece kendimden mesulum. Baska insanlari yargilama hakkim yok. Nedenlerine de isi bilenler baksin. Ama ortada bir yanlis oldugu kesin.

Mesela toplumsal olarak tepki goren ya da herkesin konustugu olaylarda bilerek/isteyerek yonlendirme yapan insanlar var. Yillar once meydana gelmis bir olaya ait resmi, o gun olmus gibi son dakika gecenler oluyor. Bir kisim buna kayitsiz sartsiz inanip tepkisini artiriyor, isin dogrusu ortaya cikana kadar ise olan oluyor...

Twitter uzerinden ortaya atilan bir cumle insanlarin basina is acabiliyor. Burada gecmisten bir ornek: 6-7 Eylul olaylarini atesleyen/baslatan "Ataturk'un dogdugu ev kundaklandi" haberi mesela... O gun infiale yol acan o haberin benzerleri her gun twitter uzerinde dolaniyor. Isi toparlasaniz bile internetin dehlizlerinde kaybolmaniz olasi. Cunku artik toplum hafizasi farkli isliyor. Insanlar dogruyu degil hatirlamak istediklerini hatirliyor. Bu nedenle twitter tehlikeli olmaya basliyor. Herkes icin. Kurumsal isyerlerinde calisan herkesin "Yazdiklarim kendi goruslerimdir, calistigim kurumu baglamaz" turevi aciklamalari adeta bir 'defakto'ymuscasina tanitim sayfalarina yazmalari bosuna degil. Herkes bu 'yiyici' ortamdan korkuyor. Hedef olmaniz an meselesi... 

Tabii sizi bazen isteyerek bazen de istemeyek hedef haline getiren bir kitle var. Kisaca twitter goygoyculari diyebilirim aslinda. Kelimenin ne fonetik ne de anlam ne de agirlik olarak bir guzelligi var. Farkindayim. Cirkin bir seyden bahsediyorum ben de zaten. Ama kotu niyetten kaynaklanmayabiliyor bazen bu...
Bu kesim gununun her dakikasi twitter uzerinde her konuda fikir ortaya atan, her olaya sanki gozunu dunyaya yeni acmis cocuk misali ayni heyecan ve saskinlikla bakan insanlari iceriyor. Yasanan her sey o gune kadar olmuslarin en onemlisi, soylenen her soz daha once soylenmemis kiymette, atilan her gol "Yok boyle gol" soylenen her sarki "Allahim bu ne kadar guzel" onlar icin. 

Hal boyle olunca bu heyecan 'dezenformasyon' yaratmak isteyenlere cok guzel bir ortam sagliyor. 140 karakterde gordugu seyi ilk heyecaniyla ortaya atiyor, baska bir heyecanli durur mu o da hemen 'retweet' yaparak olaya dahil oluyor. Kartopunun cig olmasi birkac dakika suruyor. Tabii ki twitterin girdigi tuketim toplumunda bu dezenformasyonun hukmu de cok uzun olmuyor. Ama leke tarihe not olarak dusuluyor... 

Twitter gercekten gunumuz icin cok onemli bir arac. Son yasanan olaya girip, twitter'in bizi -kendinden biz diye bahseden insan olarak ben- uzen kisimlarina deginip kapatayim defteri. 
Reyhanli'da yasanan olaylari hatirlatmanin alemi yok. Ama bilmeyen varsa -ulke gundeminden o kadar uzak durabilmesi iyi mi kotu mu bilemedim ama- buradan bakabilir. Yasanan bu olayin ardindan Turkiye'de yayin yapan 'ulusal basin'a yayin yasagi getirildi. Buna gore olayla ilgili delil niteligi tasiyabilecek herhangi bir seyin yayimlanmamasi gerekiyordu. Yayimlayanlar icin adli islem yapilmasi ongoruluyordu. Lafi uzatmayayim. Yani, sansur ya da karartma uygulaniyordu. 

Ilk defa mi oldu bu? Hayir. Ama twitter uzerinde yaratilan algi sonucu bu meslek icerisinde yer alan kisilerden biri olarak ben de 'korkak' damgasini yedim. Yapacak bir sey yok. Herkes gazetelerin, televizyonlarin isleyisini bilmek zorunda degil. Televizyon ya da gazetede calisan birisinin kudreti ne kadardir bunu da bilemeyebilirler. Ama bilmeleri gereken bir sey var: Gazetecilik o kadar da kolay bir meslek degil. Hele de Turkiye gibi ulkede...

Sansure donelim. Iste bu sansur tebligatiyla beraber ulke basinindaki herkes twitter uzerinden yaftalandi ve herkesin tarihe adi 'korkak' olarak gecti. Uzucu olan bunu bu meslegin mutfagini bilen insanlarin yapmalariydi. Iste twitter goygoycusu dedigim ve literature asla gecmemesini diledigim kavram burada devreye giriyor. Bir laf vardir "Bilir alim, yapmaz zalim" diye. Bunun benzeri yasandi iste. O gazetelerin, televizyonlarin, dergilerin hangi baskilarla calistigini bilen kisiler, sanki bunu bilmiyormuscasina o insanlari tohmet altinda biraktilar. "Reyhanli'yi yazan yaziyor. CNN'den izliyoruz memleket haberlerini" diyerek eski meslektaslarini atese attilar. 

Turk basininin falsolarini ben halihazirda cok gecmisim olmamasina ragmen siralayabilirim ama bu meslekte yer alan insanlarin 'ezici' cogunlugunun kotu insanlar olmadigini soyleyebilirim. Ama sunu da unutmayin "Kazin ayagi oyle degil" deyiminin en cok hayat buldugu yerlerden birisi gazetecilik meslegi. Uzucu ama oyle... Degismesini ummaktan baska caremiz yok. Umuyoruz cunku harekete gecilse bile destek bulacagi supheli -bkz: tirajlar-.

Twitter'da hedef haline gelen insanlar olan bizler de 'hangi haberin daha onemli oldugu, hangisinin daha buyuk gorulmesi' konusunda fikir sahibiyiz. Ve evrensel gazetecilik ilkeleriyle ilgili de bilgiliyiz. Fakat ortada bir tebligat olunca ve kamuoyu desteginin gazetelere hicbir sekilde fayda etmedigi ortadayken -yine bkz: tirajlar- gazeteciye yapabilecek fazla bir sey kalmiyor. 

Ama tarih bir gun bizim de kendimizi baskalari tarafindan haksiz sekilde lekelensek bile aklamamizi yazacak. Ve o bizi bilerek kotuleyen insanlara da hesap sorma, onlarla bu konuyu tartisma firsatini bize sunacak. O gune kadar bekliyorum... 


PS: Bir protesto eger futbol sahasinda yapiliyorsa onemlidir. 28 yillik yasantimda ilk defa bir hukumetin gecinme ya da din temelli olmayan konuda protesto edilip istifaya davet edildigine sahit oldum Fenerbahce-Galatasaray macinda. Bir hukumet -dogru yanlis bilemem, fakiri daha fakir, zengini daha zengin yapan bir ekonomiye ragmen zenginlesen bir orta sinif yaratmasi nedeniyle ekonomi olarak elestirilmedigi bir donemde- dis politika tutumu nedeniyle istifaya davet ediliyorsa bu dikkate degerdir. Tarihe not dusmek adina 12 Mayis 2013'teki derbiyi bir kenara yazmaliyiz...

Bu yazi ayni gun icerisinde bazi kisimlari yeniden yazilarak hurriyet.com.tr'de yayimlanmistir... 

Wednesday, 27 March 2013

27.3.13 / İstanbul / Semavi


Bazen ne yaparsa yapsın, istediği sonuca varamayacağını anlaması için kitaplıkta uzun süredir el atmadığı Orhan Pamuk'un Yeni Hayat'ının kapağını aralaması gerekiyordu. Öyle de oldu... 

*****
“Aşkın yararlı bir acı olduğunu çok işittim, çok okudum. Çoğu fal kitaplarında, gazetelerin ‘burcunuz’ köşesinin hemen yanıbaşında, ya da ‘ev-aile-mutluluk’ sayfalarında salata resimleri ve krem formülleri arasında yer alan bu palavrayla o günlerde çok sık karşılaşıyordum. Çünkü karnımdaki demir külçenin ağrısı yüzünden, duyduğum sefil yalnızlık ve kıskançlık beni insanlardan öylesine koparmış ve öylesine umutsuz kılmıştı ki, yalnız gazetelerin, dergilerin burçlar, yıldızlar köşesinden değil, başka bazı işaretlerden de körlemesine medet ummaya başlamıştım: Üst kata çıkan basamakların sayısı tek ise canan üst kattadır…
Kapıdan ilk bir kadın çıkarsa bugün Canan’ı göreceğim… Yediye sayıncaya kadar tren hareket ederse beni bulup konuşacak… Vapurdan ilk atlayan ben olursam bugün gelecek.
Vapurdan ilk ben atladım. Kaldırım taşları arasındaki çizgilere hiç basmadım. Kahvede yerlere atılmış gazoz kapaklarının sayısının tek olduğunu doğru olarak saptadım. Paltosuyla aynı mor renkte bir kazak giyen bir kaynakçı çırağıyla çay içtim. Rastladığım ilk beş taksinin plakalarındaki harflerle adını yazacak kadar talihim oldu. Hiç nefes almadan Karaköy alt geçidinin bir girişinden girip ötekinden çıkmayı başardım. Nişantaşı’na gidip evlerinin pencerelerine bakıp dokuz bine kadar hiç şaşırmadan saydım. Adının hem sevgili hem allah anlamına geldiğini bilmeyenlerle dostluğu kestim. Adlarımızın kafiyeli olmasına bakıp hayalimde bastırdığım evlilik davetiyelerini yeni hayat karemelalarının kağıdından çıkan türden şık bir maniyle süsledim.
Bir hafta boyunca, gece saat tam üçte penceremden gözüken aydınlık pencerelerin sayılarını kendime tanıdığım yüzde beşlik yanılgı payını hiç geçmeden tahmin etmeyi başardım.
Fuzuli’nin ”Canan yok ise can gerekmez” mısrasını tersinden otuz dokuz kişiye söyledim.
Evlerine tam yirmi sekiz değişik ses ve kimlikle telefon edip onu sordum ve duvar ilanlarında, afişlerde, yanıp sönen neon lambalarında, dönerci, piyangocu ve eczane vitrinlerinde görüp hayalimle oralardan söküp çıkardığım harflerle her gün otuz dokuz kere Canan demeden eve dönmedim, ama Canan gelmedi.”
Orhan Pamuk / Yeni Hayat

Monday, 25 March 2013

25.3.13 / istanbul




Hayat nelere kadirdi ve bazen ne kadar da güzel oyunlar oynuyordu... 

*****

O gün başladığında içinde bir sıkıntı vardı. Aslına bakılırsa uzun süredir huzurlu olduğu da söylenemezdi zaten. Çünkü o her zaman sadece kendi dertleriyle yaşayan birisi olmamıştı. Ne yapıp eder kendinden gayrı dertleri de kendine 'dert edinirdi'. Bazen kendisine sorardı zaten “Dünyanın iyisi ben mi olacağım?” diye. Ama bu soru aklına düştüğünde de cevabını inatçı bir tonda verirdi: “Evet gerekirse olacağım.”

Bunların ışığında sürüp giden hayat bir süredir ona yakın çevresinden dertler sunmaya başlamıştı. Kaçıp uzaklaşmak istediği çok oluyordu ama o hayatı pek tek başına yaşama taraftarı değildi. Çünkü evrene karışırcasına bir hayat ona daha katlanılabilir geliyordu 'cehennem başkaları' olsa bile.

İşte o gün de bu düşünceler ışığında başladı. Kasvetli havaları sevse bile o gün biraz daha ağır gelmişti atmosfer ona. Sokaklara atsa da kendini huzur bulamamıştı. Aklında bir şey vardı. Daha doğrusu bir dilek. O an kendisinden milyarlarca ışık yılı uzaklıkta olan birisini görmeyi ne kadar çok istediğini mırıldandı içinden: “Ah, şimdi yanımda olsaydı da, görseydim” diyerek. Fakat bu isteğine kendisi bile inanmamıştı. Çünkü pratikte bunun bir karşılığı olacağına dair inancı yoktu. Eşyanın tabiatına da aykırıydı hem. Ama olsundu istemek de kurala tabi değildi ya!

Ama hayat işte. Bazen öyle güzel oyunlar oynuyordu ki... Nasıl istemiş ya da nasıl çaresiz hissetmişse kendisini, o isteği birkaç saat içerisinde gerçekleşti.

Kendine şu sözü zaman zaman rehber aldığı oluyordu: “Kaderin size bahşettiği şeylere belli bir mesafede durun ki, istediği zaman onları rahatça alsın hayat, sizden koparmasın.” Fakat Lucius Annaeus Seneca'ya ait olan bu tümceye her zaman uymayı beceremiyordu. Savunması da hazırdı: Olmayacak şeyi karşısında bulan kişiden nasıl bir mesafe bekleyebilir ki insan?

Monday, 18 March 2013

Dilek Türkan / Yalnızız


Sahiller, çay bahçeleri, denizin sesi,
Adalar, yalılar, köşkler,
Gösteriş hepsi...
Vitrinler, meydanlar, yollar,
Onlar da yalan...
Kandırdın ah İstanbul hepimizi.
Gün bitti dağıldı herkes,
Sığındı birden, Kırk kilitli kapıların ardına ahh.
Bir mahrem örttü, dokundu siyah geceden
Büründün muhteşem yalnızlığına...

Sunday, 17 March 2013

17.3.13 / İstanbul / Hicran


Zaman zaman hayat akarken, o kafasında başka düşüncelerle uzaklara dalıyordu. Çünkü hiçbir zaman onun cevap bulamadığı soruları eksik olmuyordu. Matematikteki milyon dolar ödüllü, çözülemeyen sorulardan daha zor ispatlı şeylere kafayı takmıştı aslında o...

*****
Düzensiz hayatı nedeniyle ömrünün önemli bir kısmını sudan çıkmış balık haletiruhiyesinde yaşıyordu. Çünkü alışmaya fırsatı olmadan yer değiştiriyordu sürekli. Kimin yanında yer alacağı hiç belli olmuyordu. Bazen bir gün, bazen 10 gün, bazen 15 dakika. Ama bir keresinde aynı yerde 6 ay kaldığını hatırlıyordu. O süre zarfında o kadar sıkılmıştı ki ilk yolculuğunda ne kadar mutlu olduğunu anlatamazdı. Çünkü yerleşik olmayı istese de pek bundan hoşlandığı söylenemezdi.

Sıkılmak denince aklına gelen ilk kişi Hicran olmuştu. Ah onu nasıl unutabilirdi. Herhalde onun kadar üzgün bir insana daha rastlayamazdı kalan ömründe.

İnsanların hep isimlerine çektikleri söylenir ya, o da buna inanır işte. Karşılaştığı insanların isimlerini öğrenince, o isme ne kadar uyduğunu anlamaya ya da kestirmeye çalışırdı.

Fakat aklına takılan bir şey olurdu hep: Mesela kötü huylu bir isim verilen çocuğun, o isme çekebileceği ihtimali üzerinde ebeveynleri hiç durmazlar mıydı? Misal adını Nazlı koyduğu çocuğunun Nazlı bir karaktere de sahip olabileceği hiç aklından geçmez miydi?

Bazı isimlerle karşılaştığında ise o ebeveynlerin düşüncesiz olduğuna hükmederdi. O çocuğa o isim konulur muydu hiç! Hicran da bunlardan birisiydi. Belki onun üzgün olduğu döneme denk gelmişti birliktelikleri ama bir -rakamla 1- gün süren bu serüven bile onu fazlasıyla mutsuz etmeye yetmişti.

Hicran'ın bu hüznünü görünce onun da ismine çektiğini anlamıştı zaten. Bir insan mükemmel dil Fansça'nın mensubu olan ve ayrılık ile aşk acısı anlamlarını taşıyan Hicran kelimesini kendisine isim yaptığında mutsuz olması kaçınılmazdı zaten... Sahi ismi Hicran olup da mutlu mesut günlerini geçiren var mıydı? Ya da bunun tam tersi olarak Saadet isimli bir insanın ömrünü bahtiyar olmadan bitirmesi düşünülebilir miydi?..

Thursday, 14 March 2013

14.3.13 / İstanbul / Metin


Metin'in yanına nasıl geldiğini anladı. Normalde pek tercih etmediği Aksaray'daki pavyona gelmesinde de bir sebep olmalıydı. Artık onun peşindeydi. 

*****

Onu Aksaray'daki pavyona sürükleyen Metin'i tanımadan bu işi çözemezdi. Metin, Mahmutpaşa'da elektrikçi dükkanı olan bir esnaftı. Hani şu vitrinleri dünyanın en ışıltılı, rengarenk, ama albenisi en düşük olanlardan... Ne kadar renk varsa içeren vitrinde led ışıklar yanıp sönerken, gözünüzü onlardan almaya fırsat bulduğunuz ilk anda raflara dizilenlere takılırsınız böyle yerlerde. Üçlü, dörtlü, beşli prizler, buatlar, ampuller, spotlar, ne işe yaradığını bilmediğiniz çeşitli kablolar, plastik materyaller... Moda mağazası gibi her sezon düzenlenmez ama bu vitrinler. Bir kez yapılır, sonra bir daha ne zaman kısmet olur bilinmez. Metin'in vitrini de diğer benzerleri gibiydi. Işıltılı, albenisiz...

Ama onda farklı bir şey vardı: Metin'in dükkanına girmeden önce sanki aradığınız şeyi orada bulacakmışsınız gibi hissederdiniz. Ki Metin'in de müşteriyi asla geri çevirmeme gibi bir huyu vardır. İşin içinde para varsa Metin için her şey yapılabilir. Mesela o anda dükkanında olmayan bir şeyi istediyse müşteri, hemen çırağı çaktırmadan yollar diğer dükkanlara, müşterinin istediği parçayı aldırtır ve üzerine ufak bir kar ekleyip satardı.

Onun bu müşteriye neredeyse “Dur, arkana yastık da koyayım rahat otur, sehpa vereyim ayağını uzat” derecesindeki ilgisi gelenlerin kalbini kazanmasını sağlıyordu.

Öyle bir adam olmadığını kendisi de biliyordu ancak tutunabilmek için böyle bir tavır alması elzemdi. Bulunduğu yerden pek de memnun değildi aslında. Zira Anadolu'dan mal aldığı pek çok müşterisi olduğu için biraz 'dışarıya' bakmaya başlamış, orada yenilikler görmüştü.

Niğde, Tokat, Konya ya da Hatay farketmez, para nereden gelecekse orada olmak istiyordu. Çünkü, bir türlü iki çocuğu ve karısını memnun edemiyordu.

Nasıl yırtarım düşüncesiyle bakınıyordu her yere. Bir gün Vezneciler'deki kahvede otururken yine her zamanki gibi gazeteleri karıştırmaya başladı. Metin gazeteye para vermezdi. Kahvede çay içerken öncekilerin bıraktığı ya da kahveci Çetin'in aldığı gazeteleri okurdu. Çetin, at yarışı eki için Fotomaç, birinci sayfasındaki kadın resimleri için Takvim ve her türlü duyguyu yaşamasına müsaade ettiği için Posta gazetesi alırdı kahveye. Metin de o gün önce Fotomaç'ı alıp kötü giden Beşiktaş'a teknik direktörü Samet Aybaba özelinde bir küfür savurdu. Ardından Takvim'i açıp birinci sayfayı uzun uzun inceledi. Kadın fotoğraflarını görüp ahlaka mugayir beyanlarda bulundu ve Posta gazetesini okurken ağzından “Madem Kuzey Irak'ta bu kadar Türk firması inşaat yapıyor, niye gidip oradakilere priz, buat, ampul, vs. satmıyorum ki” sözünü kaçırdı.

Bunun sebebi Posta'nın birinci sayfasındaki İbrahim Tatlıses haberiydi. Haberde, ölümden dönen Tatlıses'in Kuzey Irak'taki müteahhitlik faaliyetlerinden bahsediliyordu. Haber uzun değildi ama birinci sayfada bitirilmiş, 'İbo'nun sitesi bitmek üzere' cümlesinin başlık, resimaltı ve haberde toplam 3 kere geçtiği bir metindi. Zaten ana konu da İmparator'un sahnelere dönüp dönemeyeceğine dairdi.

O sırada kahveci Çetin belirdi. Sağ elinde tek şekerli çayını getirmiş, çayı masaya bırakırken, kulak arkasındaki kalemi eline aldı ve adisyona getirdiği çaya binaen bir işaret koyup Metin'i günümüze döndürdü: “Kuzey Irak'ı boşver de birikmiş çay paralarını öde Metin.”

*****


"i'm calling out your name, stay with me"
foals-late night

13.3.13 / İstanbul


Hayatın sillesini yediği her halinden belli olan bir kadının söylediği şarkıyla irkildi. Gitgide daha da intihara meyleden ses tonu yetmezmiş gibi bir de onun eko verilmiş haliyle söylüyorda kadın: "Dünyayı versem de senin için az, hiçbir şey aşkına bedel olamaz, sen böyle sevdikçe etmem itiraz, canımdan can iste, ömrümden ömür..."

Şarkı tanıdıktı, elbette daha önce dinlemişti. Her ne kadar Bach, Çaykovski ya da Mozart dinlediği geceler olsa da iş 'sözlü müzik'e gelince arabesk onun vazgeçilmeziydi. Bu şarkı da onun repertuarındaydı elbette. Ama şarkıyı söyleyen kişi farklıydı, daha önce hiç duymadığı biriydi. İlk olarak bu şarkıyı dinlediği Tüdanya'nın sesine hiç mi hiç benzemiyordu. Hem nasıl unuturdu ki onun, insanın bütün yaşam enerjisini sömüren ses tonunu!


Çok geçmeden anladı zaten: Garsonların telaşı, rüküş bir dekorasyon ve disko toplarıyla beraber ışıklar... Evet bir eğlence yerindelerdi...

Bu sırada Metin'de oluşan hareketliliğe baktı ve bir dansöz geldiğini anladı. Telaşın sebebiniyse Cemal'in şu sözleri anlatıyordu: “Lan sen ne cimri adamsın! Dansöze o kadar mı takılır. En az 50 takacaksın. Paran yoksa da hiç takmaya kalkışma, her şeyin bir raconu var. "

Metin yerine döndü o laf üzerine. Eğlenceli gece geçirdiklerinden Cemal, Metin'in ona savurduğu küfüre aldırmadı bile. Sigarası dudağında, dumanı gözüne kaçmasın diye sağ gözü hafif kısık şekilde dansözü alkışlıyordu çünkü o sırada. Gözü dansözden başkasını görmüyordu. Başka birini nasıl görsün ki. Uzun yol şoförü olduğundan yolu İstanbul'a çok az düşüyordu. Böyle dansözlü eğlence kırk yılda bir kısmet oluyordu.

Mekanla ilgili tüm taşlar yerine oturmuştu. Artık nerede olduklarını anlamıştı. Aksaray'da bir pavyondu burası... Ama onu bunu bırakıp araştırması gereken bir konu vardı: Nasıl olmuştu da Aksaray'daki bir pavyonda geceyi sabah etmekteydi. Hatta daha önemlisi Metin'in yanına nasıl gelmişti?

Çünkü daha öğlenleyin, Emlakçı Hicabi ile beraber Süleymaniye Camii'nde Cuma Namazı'nı eda etmişti. Hicabi için Cuma Namazı çok önemlidir. Orada çevre semtlerin esnaflarıyla orada denk gelir. E hepsi varlıklı yani han-hamam sahibi kişiler olduğu için onların gayrimenkullerine olası satış-kiralama işlerinde bir adım öne geçmeyi planlar bu vesileyle. Bilindiği kadarıyla Hicabi zaten pek dindar birisi de değildir. Ama işte cuma namazı bu açıdan bir sosyalleşme fırsatı da sunduğu için iki eli kanda da olsa gider Süleymaniye Camii'ne... Kendisine yemek ısmarlayacak birini bulamazsa vakit kaybetmeden Vezneciler'deki dükkana döner. Yemek ısmarlayan çıkmazsa, kuruyemişçi Hamit'e yönelir. Hamit'in tavlaya zaafı vardır. Hemen kovayı ters çevirir tavlayı üzerine koyar ve kapı önünde 'yemegine' tavla oynarlar. Genelde Hicabi kazanır. Hamit de bilir zar tuttuğunu ama yapacak bir şey yoktur. Tavla arkadaşı önemlidir çünkü... 

Tabii bütün bunlar Metin'in yanına nasıl geldiği sorusuna cevap olamıyordu. Çünkü Hicabi'ye ait bu özellikler, bütün Tarihi Yarımada'nın bildiği şeylerdi. Hicabi'nin esnafla ilişkisini düşünürken ise kafasında şimşekler çaktı!

Evet, yeryüzünde Hicabi'ye borçlanabilecek tek kişi olan Metin, emlakçıya geldiğinde olan olmuştu. Çünkü Metin, Hicabi'ye "50 var bende. 50 vereyim sen bana para üstü ver" diyerek, aralarındaki hesabı halletmişti.

Hicabi'nin, kurmak için büyük bir hevesle beklediği ve yakaladığı anda yapıştırdığı “Böyle bir alacağım olduğunu unutmuşum, ne kadar zaman önce bana borçlandıysan artık!" şeklindeki iğnelemesi Metin'in karakterini de ortaya sermişti. Evet, Metin çok cimriydi.

Eski örnekler de vardı zaten. Tevatüre gore Metin 1 ay gibi bir süre aynı 100 liralik banknotu harcamadan yanında taşımayı başarabiliyordu. Ne zaman ödeme yapılacak olsa "Bende bozuk yok diyerek" o yüzlüğü gösteriyor, sonra da cebine koyuyordu.

Bunu görünce haline şükretmişti. Ne ihmal edilebilecek, ne de kaybedildiğinde uğruna karalar bağlanacak bir değerdeydi. İkisinin arasında, 'Azıcık aşım, ağrısız başım' kabilinden bir hayatla, günlerini geçiriyordu. Tek düşüncesi akranları gibi elden ele dolaşarak, sokakları keşfetmek ve görülmeyenleri görerek, yaşanmayanları yaşamaktı...
13.3.13 / İstanbul

Saturday, 2 March 2013

Kral dönmüş!..

Mükemmel albüm 'The Next Day'den olağanüstü bir şarkı: Valentine's Day... 
David Bowie can yakmaya devam edecek.


albümün kliplendirilmiş iki şaheseri ise şurada. 1 ve 2

Tuesday, 26 February 2013

Reenkarnasyon?..

Herbert Von Karajan (1908-1989)

Semavi dinlerin hepsinde, fani hayat cennet ya da cehennemde nihayetlendiği için bu noktadan itibaren sonsuzluk vaat edilir. Yani şu an yaşadığınız hayat tek şansınızdır ve bunun sonunda geçen dönem içerisinde yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekilecek ve hakkınız neyse onu alacaksınızdır. Haliyle semavi dinlerden birinin mensubuysanız ve buna inanıyorsanız, reenkarnasyon sizin kitabınızda yoktur. Semavi dinlerde reenkarnasyon yoktur, kabul edilmez... 

Ancak, bu dinlere inanıp inanmamanızdan bağımsız olarak efsane orkestra şefi Herbert Von Karajan'ın reenkarnasyona ilişkin söylediklerini düşünmemizde bir sakınca yok elbette. 1908-1989 arası süren hayatı boyunca saymakla bitmeyecek iş yapmış olan Avusturyalı efsanenin ölümünden sonra 23 Temmuz 1989'da yazılan bir 'ardından' yazısındaki alıntı çok çarpıcı. Alıntıya göre Karajan, Roger Vaughan'ın 1986'da yazdığı biyografisinin sonunda reenkarnasyona ilişkin şu ifadeleri kullanıyor: “Bu konuda Göthe'nin yazdıklarını beğeniyorum. O diyor ki, 'Eğer benim düşünecek, yapacak ve üzerinde yoğunlaşacak bu kadar çok şeyim var ve vücudum beni takip etmeyi reddediyorsa, hayat bana bir şans daha vermek zorunda. Vermeli değil. Zorunda!'”

Ne dersiniz buradan bakınca, reenkarnasyon olmalı mı?


Herbert Von Karajan - 1957 yılında Tokyo'da Berlin Filarmoni'yi yönetiyor. 
Çaldıkları eser: JS Bach-BWV1068 ya da literatürde bilinen adıyla 'Air on G string'.

Son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda


4-5 yaşlarında bir erkek çocuğu, kalabalık bir alışveriş merkezinde günün en yoğun saatinde kafasını mimarisi oldukça kötü olan mekanın boşluğuna bakan cam korkuluklarına dayamış, ellerini iki yanına serbestçe bırakmış şekilde öylece duruyor. Aklında hiçbir şey yok muhtelemen. Belki gürültüden bunalmış, belki de orada olmak istemiyor, ya da sebepsiz yere öyle durmak geliyor içinden. Bilmek imkansız. Ama duruşunu gördüğünüz anda anlıyorsunuz: Bu çocuk farklı, daha önce gördüklerinize benzemiyor.

Gerçek zamanla 1 saniye süren ve aklınızdan önceki paragraftakilerin geçmesine sebep olan manzara, çocuğun kolundan tutulup çocuk arabasına sert bir şekilde oturtulmasıyla devam ediyor. Yavaşlatılmış bir film sahnesi gibi önce arkasından gördüğünüz çocuğun pusete adeta fırlatılırken yüzüyle karşılaşıyorsunuz. Ve farkını anlıyorsunuz. Görünürde en belirgin emarelerden birine sahip olan bozukluk var çocukta: Down Sendromu...

45+XY ya da 45+XX'in düzenli  yer aldığı insanlarda 46 kromozom bulunurken, 21. çiftteki bölünmeyle oluşan 47. hasebiyle vücut ya da zekada bozukluklara sebebiyet veren hastalık yani. Belirttiğim gibi bu meretin ilk bakışta anlaşılmak gibi de huyu var.

Hani dünyanın geri kalanı bütün Japonları çekik gözlü olmaları nedeniyle birbirine benzetir ya, bu hastalık ondan daha belirgin şekilde o kişinin bakışlarından anlaşılıyor.

Çocuk arabasına bırakılan çocuğun o bakışlarını görünce down sendromlu olduğunun hemen farkına varıyorsunuz tabii. Gözleri çaresizce bakıyor. Ama ortamın gerginliği de bunda etkili. Zira çocuğun annesi ve babası bağrışarak bir kavgaya tutuşuyorlar. Kadın çocuğu pusete oturttuktan sonra elindeki torbayı sert bir şekilde kendisine uzatan kocasına bağırmaya başlıyor. Çocuğun bakışları ise neler olduğunu anlamaya çalışan biçare insan görüntüsünde...

Bir an duruşu gibi, ömrün gidişi gibi

Toplam 5 saniye süren bu sekansın ardından ellerimle kulaklarımı kapatarak oradan uzaklaştığımı hatırlıyorum sadece. Çocuğun çaresizliğine seyirci kalıp ona yardım edememek yerine yaşananlara gözümü/kulağımı tıkayıp uzaklaşmayı seçtim.

O çocuk o gün neler yaşadı, annesi ve babasının derdi neydi, ya da normal/rutin kavgalarından birisini mi ediyorlardı? Hiçbir fikrim yok. Fakat down sendromlu bir çocuğun ebeveyni olmak bizim bilemeyeceğimiz bir durum ondan eminim. Bir anne baba için zordur herhalde. Merhamet etmek için söylemiyorum tabii ki. Sadece anlatılanlardan yola çıkarak, down sendromlu kişinin 'kendi kendisine yetme' konusunda sıkıntılar çektiği ve yaşamları boyunca 'destekçi'ye ihtiyaç duydukları gerçeğinden haberdarım...

Çocukları doğduğu andan itibaren “Ya çocuğumdan erken ölürsem, ona kim nasıl bakar” sorusu hep akıllarındadır muhtemelen ebeveynlerin. Tabii ki bu sorunun varlığı onları da gergin insanlar yapıyordur. O yüzden o karı kocaya kavga ettikleri için kızma hakkına sahip ya da onları yargılayacak mertebede olmadığımı biliyorum. Dünyanın yükünü muhtemelen omuzlarında hissediyorlardır. Onlara kolaylıklar diliyorum. Umarım kendilerini bekleyen zorluklara dayanacak kudreti bulurlar...

Ama ne bileyim işte, 23 Şubat 2013 tarihinde tanık olduğum bu olay da yaşamımdaki pek çok dönüm noktası gibi ölene kadar aklımdan çıkmayacak. Down sendromlu çocuk gördüğüm anda aklıma bu anı gelecek.

Ve etrafa çaresizce bakan o çocuğu düşünüp burnumun direğinde bir sızı hissedeceğim...

Down Sendromlu bireylerin kimilerinin hayat hikayeleri çok enteresan oluyor. Mesela The Atlantic'teki bu makaleye konu olan ikiz kız kardeşler. Biri Down Sendromlu, diğeri değil. Kader onları 35 yıl ayırıyor. Sonrası ve detayları burada...

Bu videoyu da paylaşmadan edemedim. 1.20'den sonra köpeğin, çocuğa tavrı ve bakışları çok şey anlatıyor. Buradan izleyebilirsiniz...