Monday, 12 November 2012
Bu ülkede 'grev' vardır...
Geçen hafta içerisinde çalıştığım iş yerinde ufak çapta tartışmalar peşi sıra birbirini izlerken yanımdaki kişi "Neler oluyor" şeklinde soru sorduğunda "Hiç birimiz burada mutlu değiliz" cevabını vermiştim ona. Kastettiğim çalışma ortamımızdı ama bunu ülke sathına yaymamız da mümkün.
Herhangi bir İzlandalının ömrü boyunca göremeyeceği gerginliği, aksiyonu biz bir saat içerisinde yaşıyoruz. Her günümüz bir öncekini aratır oldu...
Bunlar bilinen şeyler ve kanıksadık zaten. Artık bize ters gelen bir şey yok, hiçbir şeye şaşırmıyoruz ve ilgimiz de yok. Eskiden bazı haberler için oturur düşünürdük, şimdi o habere bakmayabiliyoruz bile. Yine her alanda kullanılabilecek bir alıntıyı dillendireyim burada. Duayen görsel tasarımcı Bülent Erkmen'in tasarım için kullandığı bir söz vardır: Çok bağıran tasarım bir süre sonra duyulmaz olur.
Gündem yoğunluğu bizi de kayıtsız hale getirdi sonunda. Suni tepkilerle twitter, facebook, blog üzerinden iki kelime edip işimize geri dönüyoruz.
Ama insanlar da ölüyor bir yandan. Yönetimden memnun olmayan kişiler seslerini duyurmak için ölüme yürüyorlar. Fakat yönetim de 'fazla tepki' nedeniyle artık duymaz olmuş. Hangi biriyle uğraşsınlar ki! Aldıkları her kararla ülkede 'kuru kalabalık' olan bizleri yok sayıyorlar. Hiçbir şey bize sorulmuyor. Evin salonunu değiştirir gibi şehrin en önemli meydanını değiştiriyorlar. Bir sabah uyandığımızda yeni salonla karşı karşıya kalır gibi yeni meydanlarımızı görüyoruz...
Ölmek üzere olan insanlara ise değinmiyorlar bile. Açlık grevi yapanlar günden güne 'ebedi istirahatgahlarına' doğru yol alırken onların yolunu kesecek adımlar atılmıyor.
İdam cezası olmayan bir ülkede herhangi bir suç nedeniyle bir insanın hayatından olmasını kabul edebilir miyiz? Bu soruya cevabımız hayır ise bizi yönetenlerin adım atmasını beklemek hakkımız. Ama maalesef yöneticiler 'İdam cezası geri gelmeli' minvalinde sözler sarfediyorlar. Kötü günler yakında galiba...
Televizyon tarihinin en sıradışı yapımlarından biri olan ve altmetninde verdiği mesajlarla 'ufuk açan' South Park isimli çizgi filmden bir sahne aktarayım (South Park'ın altmetin zenginliğine bir örnek vereyim. Böyle zengin gönderme içeren film çekemiyoruz, bırakın diziyi). Hatırlarsınız 'milenyum' yaklaşırken, o tarihte kıyametin kopacağını düşünen bir intihar tarikatı vardı. Ve onlar toplu halde 'kıyameti yaşamadan önce intihar etmeyi' planlıyorlardı (Bölümü bulunca ekleyeceğim). Bir evde yüz kişi kadar toplanan bu tarikat South Park'ın bir bölümüne konu olmuştu. Evde toplanan kitlenin etrafını polis sarmıştı. ABD polisi dışarıdan yaptığı anonsta şu ifadeyi kullanıyordu: "Hiçbirinizin intihar etmesine izin vermeyeceğiz, hepinizi öldürmemiz gerekse bile!"
Bu sahne diziyi izlerken eğlenceli ancak gerçek hayatta acıtıyor. Buradan 'Bu ülkede grev vardır' diye tanımlayacağımız 'Cennet Vatan'a getireyim sözü. Galiba bizim siyasetçiler bu bölümdeki polis rolüne soyunuyorlar: Hiçbirinizin açlık grevi yaparak ölmesine izin vermeyeceğiz, hepinizi 'hayata dönüş'le öldürmemiz gerekse bile...
Thursday, 11 October 2012
Tutkularını değiştiremezsin...
Burak Kuru / İstanbul
1 Ekim 2012 günü saat 17.56'da biten 8 senelik beraberliğin 'neden nihayete erdiğini' bilmek bütün futbolseverlerin hakkıydı. Kamuyu aydınlatma adına ilk adımı atan Aziz Yıldırım'ın havalimanındaki konuşması 'gergin açıklamalar' silsilesine işaret etse de, bugün Alex De Souza, mizacına uygun olarak davrandı ve belirli bir akış içerisinde 'derdini anlatmayı' seçti.
Malum, böyle 'büyük' ayrılıklarda genellikle taraflar birbirlerine 'kanıtlanamayacak' suçlamalarda bulunur, deyim yerindeyse 'yatak odası sırları' ifşa edilir ve tartışmanın seviyesi giderek iki tarafı da utandıracak noktaya gelir.
Neyse ki bugün o olmadı. Alex 'şikâyet' eden olmak yerine “İşte yaşananlar” diyerek her açıdan süreci anlattı. 'Ben, Aziz Yıldırım, Ali Yıldırım, Aykut Kocaman ve basın' olarak adlandırdığı '5 ayak'ın kusurlarını dile getirdi. Kararı da dinleyenlere bıraktı.
Öyle değil Başkan...
Toplantı öncesinde her geçen gün 'gündem paratoneri' unvanının hakkını veren Fenerbahçe'de bir ayrılık daha yaşanmıştı:
Literatüre 'Doğru mu Samet' söyleminin girdiği basın toplantısında, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın 'noter'lik yapmasını istediği tercüman Samet Güzel istifasını sunarak Sarı-Lacivertli takımla yollarını ayırdı.
Bu hareketten bir niyet okuma yapalım önce.
Samet Güzel bir anlamda Aziz Yıldırım'a “Doğru değil” yanıtını vermiş oldu. Bizi bu okumaya iten ana neden, takımda halihazırda Portekizce konuşan isimlerin bulunması. Cristian ve Rual Meireles hâlâ Fenerbahçe forması giyiyor sonuçta. Buna ek olarak Samet Güzel, İngilizce mülakat veren futbolculara da tercümanlık yapıyor. İşin özü, ona hâlâ yer vardı Sarı-Lacivertli kulüpte.
Alex de ilk cümlesinde ona teşekkür etti.
Daha sonra sırasıyla Ali Yıldırım, Aziz Yıldırım, Aykut Kocaman ve basının kabahatlerini dile getirdi. Kimi yerde ezada bulundu, kimisinde şükran sundu. Ama nezaketini elden bırakmadı.
Bu noktada Fenerbahçe yönetiminden ne kadar farklı olduğunu gösterdi. Üslup olarak 'kırıp dökmeden, incitmeden' konuştu ve sürecin başından beri yaptığı gibi, kriz yönetimi konusunda başarısını kanıtladı.
Fenerbahçe yönetimi ise, şu anda son iki maçtaki başarılı sonuçların da verdiği özgüvenle işleri yavaş yavaş yoluna koymanın arifesinde. Ama Alex konusunda sadece Fenerbahçe taraftarlarına değil, tüm Türk futbol kamuoyuna bir açıklama borçları olduklarını unutmamaları gerekiyor.
“Teşekkürler” diyerek basın toplantısını bitiren oyuncu artık 'tutkum' dediği Fenerbahçe'yi takip edecek ve “Yanlış kullandım” dediği Twitter üzerinden arkadaşlarını tebrik edecek, başarı dileklerini iletecek.
Alex'e kefiliz...
2009 yılında en iyi yabancı film Oscar'ını alan Arjantin filmi 'El secreto de sus ojos'tan (Gözlerindeki sır) bir alıntı verme zamanı şimdi.
Aranan katilin nasıl bulunacağına dair beyin fırtınası yapılırken, ipucu 'tutku' olarak belirleniyordu.
“Bir erkek her şeyini değiştirebilir. Yüzünü, evini, ailesini, sevgilisini, karısını, dinini, Tanrı'sını.. Değiştiremeyeceği tek şey var.. Tutkularını değiştiremez."
Alex de Souza da tutkusunu açıkladı: Fenerbahçe.
Bazı isimler saha içindeki başarıları kadar saha dışındaki duruşlarıyla da iz bırakıyor.
Alex de Souza, bunun son örneğiydi ve biz 'Saha dışındaki Alex'e kefildik.
Umarım bu toplantıyla hikayeye bir ara vermişizdir. Mutlu bir sonu hepimiz hak ediyoruz. Çünkü istiyoruz ki, "Elbet bir gün buluşalım, bu böyle yarım kalmasın..."
Yazının sonunda bahsettiğim filmin ilgili sahnesi...
8.10.12'de bbc türkçe'de yayımlanmıştır. http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/10/121008_alex_de_souza.shtml
Saturday, 6 October 2012
Don't stop me now!
Dünya sahnesinden Freddie Mercury geçmişse o iş bitmiştir.
Yorum yapan taş olur. Altta klip daha altta şahane bir çalışma.
Bu da hiç ölmeyecek olan 'übermensch'in 65. yaşgünü anısına Google tarafından yapılan 'doodle'ı
Wednesday, 3 October 2012
Ne güzel 'kıvırmış'
Paloma Faith ile yeni müşerref olmanın utancını yaşıyorum. Tarihe not düşülsün diye de 2009 tarihli Abbey Road kaydını 2012'nin son çeyreğine girdiğimiz şu günlerde blog sayfama taşıyorum!
Edirne ötesi tabirle 'Shame on me'!
Edirne ötesi tabirle 'Shame on me'!
Abbey Road isimli programdan, Abbey Road isimli stüdyoda kaydedilmiş, aynı isimli The Beatles albümünün en şahane şarkılarından birisi geliyor: You never give me your money. 40. saniyeden sonrasını hatırlamıyorum. Enfes...
Friday, 28 September 2012
Aptal kutusu demeyelim de...
Popüler kültürün tutkunu olduğumu her fırsatta belirtiyorum. Belli bir yaştan sonra 'farkındalık' yaşayan insanların burun kıvırarak alt kültür gözüyle baktıkları şeyleri izlemeyi seviyorum. Onlara inat olsun diye değil içimden geldiği için ve kimilerini sahiden sevdiğim için yapıyorum bunu.
Televizyonun aptal kutusu olarak
nitelendirilmesine zaman zaman karşı çıkıyorum ama buna rağmen
insanlara fazla bir şey katmadığı konusuna ben de iştirak
ediyorum.
Genel olarak son zamanlarda işim
gereği mesai saatlerinde haber ve spor kanallarını izlediğimden
gündüz kuşağı ürünlerini kaçırıyorum, geceleri de mecalim
kalmadığından televizyonda nevarneyok yakalayamıyorum.
Bugün izin günümdü ve gündüzümü
televizyonla geçirdim. Notlar tuttum. Ve biraz sevindim. Çok şey
kaçırmıyormuşum. Her şey bıraktığım yerde öylece
duruyormuş. Eğlenceyse eğlence, saçmalıksa saçmalık, dramsa
dram! Notlara geçelim.
Müzik kanalları arasında gezintide
fark edileceği üzere hep aynı klipler dönüyor. Yerli müzik
yayımlayan kanallarda biraz daha derli toplu klipler yayımlanıyor.
Yabancı müzik kanalları ise kati suretle çekilmiyor. Sürekli RnB
ve Hip Hop. Onun da en dinlenmez örnekleri var. MCM kalitesi
beklemiyoruz ama biraz özen gösterseler keşke.
Yerli kanallarda bugün Murat
Dalkılıç'ın 'Kader', Gülşen'in 'Seyre dursun aşk' ve Tan'ın
'İlk bilen sen ol' isimli şarkılarına defalarca maruz kaldım.
Dalkılıç'ın ve Tan'ın kliplerine
değinmezsem çatlarım. Önce Murat Dalkılıç. Şarkı biten bir
aşkın ardından yaşanan pişmanlığı konu alıyor. Hala
sevdiğini söylüyor ve o esnada 'o eski güzel günler'
gösteriliyor. Ama bir de ne görelim, 'eski sevgiliye ezada
bulundukları sözler' eski sevgiliyle beraber geçirilen en mutlu
anlarda beraber söyleniyor! Saçmalığa gel!
Tan'ın şarkısı da enteresan.
Düzenlemesi fena olmayan bir şarkı, klibi de projeleri genelde
'aparma' suçlamasına maruz kalan fotoğrafçı Mehmet Turgut
çekmiş. Bu şarkı da ayrılık temalı. Şarkının ilk mısrası
“İlk bilen sen ol biz ayrıldık”. Klipte de genç kızımıza
Tan tarafından gönderilen bir SMS'in okunması ilk saniyelerin
konuğu oluyor. SMS'te tabii ki ayrılık mesajı yazıyor: “İlk
bilen sen ol biz ayrıldık.” Daha saçması bulunana kadar en
saçması bu diyeceğim ama dehlizlerde ufak bir seyahat yapsak
anında buluruz. O yüzden bu topa girmeyeceğim.
Klipleri veriyorum isteyen izlesin
gözleriyle görsün diye. Yoksa beğendiğim anlamına gelmiyor.
Tan-İlk bilen sen ol
Murat Dalkılıç-Kader
Müzik kanallarından gündüz
kuşağında dizi yayımlayan kanallara geçelim. TRT yeni başlayan
Şubat dizisinin tekrarını veriyordu. Çok sarmadı açık
söyleyeyim. Ama Fox TV'de uzun zamandır yayımlanan 'Dinle Sevgili'
adında bir diziye rastladım. Köşede 'Final' yazıyordu. 5
dakikalık sekans bir daha o kanala dönmememi sağladı. Sahne şu:
Başrol oyuncumuz annesiyle beraber masada oturuyor ve kayıp olan
karısının nerede olduğuna dair beyin fırtınası yapıyor. O
arada polis olay yerine geliyor. Ve delikanlıya pembe bir kimlik
uzatıyor. El cevap: “Karım kimliğini mi kaybetmiş?” Aslında
bu soruyla kanalı değiştirmeliydim de merak ettim devamını.
Polis: “Hayır efendim. Böyle bir haberi ben vermek istemezdim ama
karınızın cesedi bu sabah Sarıyer sahilinde bulundu.” Neyse
bulunmuş en azından dedim ve geçtim.
Ve günün en beklenen dilimi: Esra
Erol'da evlen benimle. Gündüz kuşağı eş bulma programları en
kurgusal görünse de zaman zaman en 'sahici' tepkileri içerisinde
barındırabiliyor.
Şans eseri bir tanesine bugün denk
geldim. Önce bilmeyenlere tarif vereyim. Bu programda kadınlar ve
erkekler nasıl bir eş istediklerine dair listeyi belirleyip
kendilerine ayrılan yere geçiyorlar. Telefonla katılanlar da
“Filanca özellikleri olan kişiye ben talibim” diyerek o kişiyle
konuşmaya başlıyor. Anlaşma olursa ertesi gün stüdyoda
buluşuluyor.
İşte 'vuslat'a erilene kadar o
kişilerin arayışları stüdyoda devam ediyor. Tribün gibi
oturuyorlar. Bugün çarpıcı bir sahne yaşandı. Normal seyrinde
ilerleyen programda sarışın bir kadın ağlamaya başladı. 'İçin
için ağlıyor' denen cinsten. Sunucu sordu neyin var diye başladı
anlatmaya: “Bizler burada hepimiz çok yalnızız.” Devamını
hıçkırıklara boğularak söylediği için anlayamadım.
Sunucu Esra Erol, konuğu nefes alsın
diye stüdyo dışına çıkarırken 'dram pornosu' yapmayı ihmal
etmedi. “Sen çok üzüldün istersen Ahmet Abi'ye de bir sarıl'”
talimatını verdi, orkestra acı acı çaldı. Reklamlara gittik.
Dönüşte ben de yoktum zaten.
Bütün bunlar yaklaşık 2 saat
içerisinde gerçekleşince anladım ki ciddi anlamda bir açıkhava
tımarhanesinde yaşıyoruz Türkiyeliler olarak. Şikayetçi miyiz
peki? Maalesef değiliz.
Etiketler:
araştırma,
bardağın dolu tarafı,
başka yerde yok,
entel-dantel
Monday, 24 September 2012
Eğlenmeye mahkûmlar...
Tüm duyguların uçlarda yaşandığı, 'Kimi üzgün kimi gün neşeyle dolduğumuz o kanal'ın stüdyolarındayız. Evet, olay yerinden bildirerek Flash TV dosyasını aralıyoruz.
Nüfusu itibariyle bırakın il olmayı bağımsızlığını ilan etmeyi düşünmesi gereken Bakırköy’ün en işlek caddelerinden birisi üzerinde bir apartman. Girişte tabela ve süslemeler var. Güvenlikle selamlaşıp turnikeden geçmemizle ‘arzın merkezine yolculuk’ başlıyor. Her adımında ‘düğün salonu’ atmosferini yaşatan merdivenler vasıtasıyla yerin üç kat altına iniyoruz. Sonunda ‘stüdyo’ yazan kapı karşımızda. İki akşam seyircilerin arasında yer alacağım Flash TV serüvenim başlıyor.
Önce Flash TV programlarına nasıl gelinir anlatayım: ‘Seyirci koordinatörü’ denen bir kavram var. Bu isimler programa kadrolu seyirci getiriyor. Eğer koordinatöre bağlı olarak gelirseniz sorun yok. Çünkü sizden o sorumlu. Yok koordinatörden bağımsız olarak müracaat ederseniz, damsız girilmiyor! İlk başvurumda ‘evlilik cüzdanı’ istemişlerdi. Yıldırım nikâh için vaktim olmadığını söyledim. İkinci başvuruda artık işin başındakilere gazeteci olduğumu belirterek izleyiciler arasına karıştım.
Stüdyoda yaklaşık 50-60 kişi var.
Katıldığım iki programdan ilki geçen yıl yayına başlamasıyla fenomen haline gelen ‘Kadere Mahkûmlar’. Hani şu, Dilber Ay ve Cihan Akboğa’nın sunduğu hapishane koğuşu dekorlu program. Önce içinizi kemiren, geceleri sizi uyutmayan, her anınızı tereddütle geçirmenize neden olan sorunun cevabıyla başlayayım: Hayır, o parmaklıklar gerçekten demir değil! Dikine olanlar plastik boru. Yani isterlerse kaçabilirler!
Ortam tasvirine devam. Koğuş dekorunda anlatmakla bitmeyecek detay var. Posterlerden bahsedeyim ben. Görebildiklerim arasında Atatürk , Metin Oktay, Yılmaz Güney, Yusuf Hayaloğlu, Edip Akbayram ile ‘Darağacında Üç F idan’Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan vardı.
Programda format gereği sunucu ve konuklar kadar ‘koğuş sakinleri’ de başrolde. Bu isimler program esnasında ‘Dışarda mevsim baharmış, gezip dolaşanlar varmış, günler su gibi akarmış, geçmiyor günler geçmiyor’ havasını vermek için volta atıyorlar, bazen uyuyor, bazen de kavga ediyorlar. Figüranlık yapanlar ücret almıyormuş. Önceden seyirci olarak katıldıkları programda figüranlık hoşlarına gitmiş ve gönüllü olarak bu işi yapıyorlarmış.
Figüranlar arasındaki ‘Gardiyan’ abi rolünün hakkını veren kilit bir isim. Konukları ‘koğuş kapısı’nı açarak içeri alıyor. Figüranlara kimi zaman şefkatli kimi zaman ‘gaddar’ yüzünü gösteriyor. Reklam aralarında da ‘seyirciye’ gardiyanlık yapıyor. “Reklam arası 2 dakika”, “2 dakika içinde burada olun”, “Kısa reklam olacak bırakmıyorum hiçbirinizi”, “Yayına giriyoruz oturun lütfen” şeklinde talimatlarla bize de ‘devlet’in büyüklüğünü hissettiriyor!
Gazeteden çıkıp yorgun halde programa geldiğim için arkadaki ranzalardan birini gözüme kestirip “Acaba uyusam ne olur” diye düşündüm ama o sırada ‘Alkış yapmadığım’ için seyirci koordinatöründen azar işittim. Zira seyircilik ‘yan gelip yatma yeri’ değilmiş, onu anladım. Lakin figüranlar arasında bir abi çok kaytardı, hep oturuyordu, yazdım kenara!
Katıldığım iki programdan ilki geçen yıl yayına başlamasıyla fenomen haline gelen ‘Kadere Mahkûmlar’. Hani şu, Dilber Ay ve Cihan Akboğa’nın sunduğu hapishane koğuşu dekorlu program. Önce içinizi kemiren, geceleri sizi uyutmayan, her anınızı tereddütle geçirmenize neden olan sorunun cevabıyla başlayayım: Hayır, o parmaklıklar gerçekten demir değil! Dikine olanlar plastik boru. Yani isterlerse kaçabilirler!
Ortam tasvirine devam. Koğuş dekorunda anlatmakla bitmeyecek detay var. Posterlerden bahsedeyim ben. Görebildiklerim arasında Atatürk , Metin Oktay, Yılmaz Güney, Yusuf Hayaloğlu, Edip Akbayram ile ‘Darağacında Üç F idan’Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan vardı.
Programda format gereği sunucu ve konuklar kadar ‘koğuş sakinleri’ de başrolde. Bu isimler program esnasında ‘Dışarda mevsim baharmış, gezip dolaşanlar varmış, günler su gibi akarmış, geçmiyor günler geçmiyor’ havasını vermek için volta atıyorlar, bazen uyuyor, bazen de kavga ediyorlar. Figüranlık yapanlar ücret almıyormuş. Önceden seyirci olarak katıldıkları programda figüranlık hoşlarına gitmiş ve gönüllü olarak bu işi yapıyorlarmış.
Figüranlar arasındaki ‘Gardiyan’ abi rolünün hakkını veren kilit bir isim. Konukları ‘koğuş kapısı’nı açarak içeri alıyor. Figüranlara kimi zaman şefkatli kimi zaman ‘gaddar’ yüzünü gösteriyor. Reklam aralarında da ‘seyirciye’ gardiyanlık yapıyor. “Reklam arası 2 dakika”, “2 dakika içinde burada olun”, “Kısa reklam olacak bırakmıyorum hiçbirinizi”, “Yayına giriyoruz oturun lütfen” şeklinde talimatlarla bize de ‘devlet’in büyüklüğünü hissettiriyor!
Gazeteden çıkıp yorgun halde programa geldiğim için arkadaki ranzalardan birini gözüme kestirip “Acaba uyusam ne olur” diye düşündüm ama o sırada ‘Alkış yapmadığım’ için seyirci koordinatöründen azar işittim. Zira seyircilik ‘yan gelip yatma yeri’ değilmiş, onu anladım. Lakin figüranlar arasında bir abi çok kaytardı, hep oturuyordu, yazdım kenara!
Süper buluş: Açık görüş
Olay mahalline intikal ettiğimde eylül ayının 18. günü yaşanıyordu. Sunucu Dilber Ay kardeşi vefat ettiği için gelmedi. Kendisine başsağlığı, kardeşine rahmet dilerim. Ki program boyunca sürekli ‘Dilber Annemiz’e başsağlığı temennisi gönderip saygılarımızı sunduk.
O gün hem terör saldırısı olduğu için hem de programın tabiatı gereği ‘durgun’ bir gece oldu.
‘Kadere mahkûmlar’ ülkenin her yerindeki hapishanelerden izleniyor. Etrafta mahkûmlardan gelen mektuplar var. Bu izlenme sayesinde harika bir ‘iyilik’ yapılıyor: Açık görüş. Hemen anlatıyorum: Program reklama girince görevlilerden “Hapishanede yakını olan var mı” sorusu geliyor. Tanıdığınızın adını yattığı cezaeviyle beraber görevliye yazdırıyorsunuz, yeterli sayıya –genelde 10- ulaşılınca program sonu açık görüş yapılıyor. Cezaevinde yatan kişinin tanıdığına mikrofon uzatılıyor, kamera onu çekerken o da mesajını iletiyor. Dâhiyane! Bizim programda bu sayı yedide kaldı. Görüş yapılamadı maalesef...
Spor muhabiri olduğum için neden bu programa ‘şike soruşturması’ dönemi katılıp futbol dünyasının tutuklularına mesaj iletmediğime dair hayıflandığımı ise sizden gizlemeyeceğim.
Programda çok az konuşma yapılıyor, sürekli şarkı söyleniyor. Amaç cezaevindekilere moral vermek ama şarkı seçimlerinin yarattığı ruh halini bir de içeridekilere sormak gerek. Misal Âşık Mahzuni Şerif’in Merdo’su: “Sana bir gün olsun gülmedi hayat, kaderin berbat Merdo, burası gurbet...”
Yapılan az konuşma mutlaka ‘alkış isteme’kle son buluyor. Sunucu Cihan Akboğa her şeye alkış istiyor. Şehitlere, konuklara, şarkılara hatta anlamadığım şekilde ‘ Türkiye’ye bir alkış’ istedi. Alkışladık haliyle.
Saat 20.00’de başlayıp 23.00 sularında sona eren program boyunca verilen aralarda seyirciler yanlarında getirdikleri ‘kumanya’ları yerken son düdüğün ardından kendilerine tahsis edilen servislerle evlerine dağılıyorlar.
Latif Doğan’dan gayrisi teferruat!
İkinci gece ise bu kez eğlenmek için geldik. Önce size o gece yapılabilecekler arasında neler vardı sayayım: Leonard Cohenve Dead Can Dance konseri ile Manchester United-Galatasaray maçı. Televizyonda da sürüsüyle dizi. Ama bütün bunlar yerine önceki akşamki matem havasını dağıtmak için davullu zurnalı ve halaylı eğlenceye katıldım. Evet, Latif Doğan’ın sunduğu ‘Küstüm Show’dayız.
Programın konuğu şarkıcı Berdan Mardini. İlk programdaki eyirciler arasında rastladıklarımın bir kısmı burada da vardı. ‘Kadere mahkûmlar’da gardiyan rolünü oynayan abiyi bu kez tebdili kıyafet stüdyoda görünce takibe başladım. Meğersem gardiyanlık asli görevi adı da Atilla’ymış. Stüdyonun düzeninden sorumlu olan Atilla abinin görevi televizyon deyimiyle stüdyo amiri galiba...
Bu programda zorunlu olan tek şey eğlenmek! ‘Ayağa kalk’ talimatı gelirse ayağa kalkıp halay, ‘alkış’ talimatı gelirse alkışlamanız gerekiyor. Bunu şartlı refleks olarak yapanlar yani bir nevi ‘Eğlenceye mahkûm’ olanlar olduğu gibi bunu içinden gelerek yapanlar da var...
Saat 20.00’de başlayıp 23.00 sularında sona eren program boyunca verilen aralarda seyirciler yanlarında getirdikleri ‘kumanya’ları yerken son düdüğün ardından kendilerine tahsis edilen servislerle evlerine dağılıyorlar.
Latif Doğan’dan gayrisi teferruat!
İkinci gece ise bu kez eğlenmek için geldik. Önce size o gece yapılabilecekler arasında neler vardı sayayım: Leonard Cohenve Dead Can Dance konseri ile Manchester United-Galatasaray maçı. Televizyonda da sürüsüyle dizi. Ama bütün bunlar yerine önceki akşamki matem havasını dağıtmak için davullu zurnalı ve halaylı eğlenceye katıldım. Evet, Latif Doğan’ın sunduğu ‘Küstüm Show’dayız.
Programın konuğu şarkıcı Berdan Mardini. İlk programdaki eyirciler arasında rastladıklarımın bir kısmı burada da vardı. ‘Kadere mahkûmlar’da gardiyan rolünü oynayan abiyi bu kez tebdili kıyafet stüdyoda görünce takibe başladım. Meğersem gardiyanlık asli görevi adı da Atilla’ymış. Stüdyonun düzeninden sorumlu olan Atilla abinin görevi televizyon deyimiyle stüdyo amiri galiba...
Bu programda zorunlu olan tek şey eğlenmek! ‘Ayağa kalk’ talimatı gelirse ayağa kalkıp halay, ‘alkış’ talimatı gelirse alkışlamanız gerekiyor. Bunu şartlı refleks olarak yapanlar yani bir nevi ‘Eğlenceye mahkûm’ olanlar olduğu gibi bunu içinden gelerek yapanlar da var...
Handiyse deşifre oluyordum
Talimatlar genelde seyirci koordinatörleri ya da Atilla abiden geliyor. Kadere mahkûmlar programıyla kıyaslarsam bu kez kitle daha kalabalık olduğu gibi hem daha çok kadın var hem de yaş ortalaması yüksek.
Program esnasında tarihi bir ana da tanık oluyoruz: Konuk Berdan Mardini, o saat itibariyle dayı olacağını müjdeliyor. Şarkılı türkülü eğlence sürerken İsveç’te yaşayan ablasının ikizlerinin dünyaya geleceğini söylüyor. Gözü aydın olsun diyoruz bizler de sevincine ortak oluyoruz alkışlarımızla tabii. Çünkü kendimizi ifade etmemizin tek yolu alkışlarımız...
‘Zorunlu oynama’ya dönelim. Buna uymayan kişiler yerini kaybedebiliyor. Programda kısıtlı oturma yeri olduğundan eğer gecikirseniz kameranın göremediği yerlere oturmanız gerekiyor. E haliyle gözünüz de ön sıralarda oluyor. Burada eğer oynamayan varsa “Oynamayacaksa arkaya geçsin yer değişelim” itirazı geliyor. Ben ne mi yaptım? “Görev başında eğlenilmez” diyerek iştirak edemedim.
Bir ara hareketsizliğim ve ara sıra not tutmam deşifre olmama yol açıyordu ancak “Nereden geldin sen, ne iş yapıyorsun” sorularına “Aklıma esince not tutarım” şeklinde benim bile inanmadığım bir cevap verdim.
Bir dahakine görev icabı değil gerçekten eğlenmek için gideceğim! Çünkü burada eğlence bedava ve gerçekten iyi vakit geçiriyor izleyiciler. ‘Kenan’ın (Doğulu) sahnesi çok iyi’ derler ama bir de Latif Doğan’ı görün derim ben. Stüdyoda görüşürüz belki! İyi pazarlar...
Türkiye gündeminden bağımsızlar
Flash TV ’nin kendi gündemi ekseriyetle eğlendirme üzerine. Gündüz kuşağında ‘Evlendirme’yi vaat eden kanal sonra ‘eğlence’ye meyleden dakikalar sunuyor.
‘Zorunlu oynama’ya dönelim. Buna uymayan kişiler yerini kaybedebiliyor. Programda kısıtlı oturma yeri olduğundan eğer gecikirseniz kameranın göremediği yerlere oturmanız gerekiyor. E haliyle gözünüz de ön sıralarda oluyor. Burada eğer oynamayan varsa “Oynamayacaksa arkaya geçsin yer değişelim” itirazı geliyor. Ben ne mi yaptım? “Görev başında eğlenilmez” diyerek iştirak edemedim.
Bir ara hareketsizliğim ve ara sıra not tutmam deşifre olmama yol açıyordu ancak “Nereden geldin sen, ne iş yapıyorsun” sorularına “Aklıma esince not tutarım” şeklinde benim bile inanmadığım bir cevap verdim.
Bir dahakine görev icabı değil gerçekten eğlenmek için gideceğim! Çünkü burada eğlence bedava ve gerçekten iyi vakit geçiriyor izleyiciler. ‘Kenan’ın (Doğulu) sahnesi çok iyi’ derler ama bir de Latif Doğan’ı görün derim ben. Stüdyoda görüşürüz belki! İyi pazarlar...
Türkiye gündeminden bağımsızlar
Flash TV ’nin kendi gündemi ekseriyetle eğlendirme üzerine. Gündüz kuşağında ‘Evlendirme’yi vaat eden kanal sonra ‘eğlence’ye meyleden dakikalar sunuyor.
Hafta içi her gün saat 10.30’da isminin bile yeterli olduğu ‘Ne Çıkarsa Bahtına’ isimli evlilik programı yayımlanıyor. Akşamüstüne kadar filmlerle vaktimizi geçirirken, yine aynı günler 17.40’ta ‘Rengârenk’te kurtlarımızı döküyoruz.
20.00-23.00 arası cuma hariç her gün bir program yayımlanırken sırasıyla ekrana gelenler şunlar: İsimleri zaten yeterince açıklayıcı olduğundan tarife gerek yok. Evlere Şenlik, Kadere Mahkûmlar, Küstüm Show, Horon Show. Cumartesi Bezm-i Alaturka, pazarları ise Yıldız Yağmuru var.
Söz konusu programları televizyondan izlediyseniz ‘baş döndürücü’ bir hızla ekrana gelen görüntülerin değiştiğine tanık olmuşsunuzdur. Bu değişen görüntüler arasında kameraya yakalanmak ise maharet istiyor. Burada tüyoları seyirci koordinatörleri veriyor. Kimisine el ele tutuşup salınma, kimisine başını yanındakinin omzuna koyma gibi tavsiyelerde bulunup kameralara gönüllü sobelenmesini sağlıyor.
not: bu yazı 23.9.12 tarihinde radikal gazetesinde yayımlanmıştır.
Biraz 'Boğaz'. biraz 'Beirut' güzel konser benim işte...
Beyrut benim için hiç gitmediğim ama ilk fırsatta ayak basmak istediğim, Lübnanlı diva Feyruz eşliğinde sanal olarak dolandığım, onun sesinden duyduğum ‘Le Beirut’ ile klişe tanımla uzaklara daldığım detayların öznesi olan bir memleket.
Bana bu kadarını hissettiren, lakin bunu eyleme dökecek yeteneğim olmadığı için dışa vurmamı sağlayamayan Beyrut, ABD ’li Zach Condon’a ise fazlasını hissettirmişti. ‘Beirut’ projesini başlattığında o toprakları hayatında hiç görmemişti ve 20 yaşındaydı. Yetenek böyle bir şey işte, mesela Jamiroquai’ın sadece ilk iki albümünde yer alıp harikalar yaratan basgitarist Stuart Zender da ilk Jamiroquai albümü esnasında 18 yaşındaydı.
Ülkece ‘ehlikeyf’ olmamızdan ötürü kalabalık bizi gerdi, sürekli insan sirkülasyonu olması ve kimi mekânsal aksaklıklar huzursuz etti ama yine de kitle olarak keyif alarak boğaza nazır bir konser izlemiş olduk. Yine bekleriz…
bu yazı 23.9.12'de radikal gazetesinde yayımlanmıştır.
Saturday, 22 September 2012
Fragman
Beirut-The Rip Tide
Devamı yarın.
Sunday, 16 September 2012
Ölmeye, ölmeye, ölmeye mi geldik?
O konu hakkında çevrenizde olan bitene karşı daha bir 'farkındalık' içerisinde oluyor hemen tepki veriyorsunuz. Sürekli alıcılarınız açık oluyor.
Hal böyle olunca emekli olmadan yaşama veda ettiyseniz ve sevdiğiniz işle meşgulseniz bir anlamda sevdiğiniz işi yaparken ölmüş oluyorsunuz.
Onun dışında tabii ki mesela bir savaş muhabiriyseniz olay mahallinde hayatınızı yitirmeniz de olası. Bir aktör olarak sette kaza sonucu, tiyatrocu olarak sahnede kalp yetmezliğinden, ya da futbolcu olarak kalp krizinden de terki diyar eyleyebilirsiniz.
Nereden çıktı bu giriş peki? Geçen hafta açıklanan rapor sonucu 23 yıllık mücadelede önemli bir adım atılan Hillsborough Faciası sonrası kafama takıldı bu konu. Büyük trajedide 96 kişi hayatını kaybetmişti. Tam liste burada. En küçüğü 10 yaşındaki Jon-Paul Gilhooley, en büyüğü ise 67 yaşındaki Gerard Bernard Patrick Baron... Yaş ortalaması 'ortasındayız ömrün' denemeyecek düzeyde. Ama her ölüm erkendir sonuçta. Ben 'Şimdi ölmek ister misin' sorusuna hayatının hiçbir döneminde 'Tamam' diyecek insan olduğunu sanmıyorum. İntihar konusuna girmeyelim.
Neyse dallanıp budaklanmayalım yine. Konuya girelim sonunda: Hillsborough faciasında ölenlerin belli kısmı -mesela 40 yaş üstü diyelim- Liverpool taraftarlığını bir meslekmişçesine icra ediyorlardı. Takımı Anfield ya da deplasman farketmeksizin desteklemek, armanın peşinden koşmak onlar için bir yaşam tarzıydı.
Federasyon Kupası yarı finalinde Nottingham Forest önünde takımlarını desteklemek 'You'll never walk alone'u söylemek için yerlerini almışlardı tribünlerde ya da alıyorlardı. Sonrasında olanlar oldu.
Bu hafta o soru geldi aklıma işte. Türkiye'de 'fanatik taraftarlık' tavrının klasik söylemidir: Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik!
İngilizlerde bu kültür olduğunu sanmıyorum elbette ama acaba trajedide ölenler arasında hiç günün birinde çok sevdiği Liverpool'un peşinden koşarken hayatını kaybedeceğini düşünen olmuş mudur?
Cevabı hiçbir zaman bilinemeyecek sorular arasında yerini alsın bu da...
Günün şarkısı da Pinhani'den gelsin. Şarkının adı İstanbul'da ve benim için grubun en iyi şarkısı.
Her İstanbullu bu soruyu zaman zaman kendine sorar ya da bu ruh haline girer: "İstanbul'da kimim var, kimin için bu toz duman? İstanbul'da neyim var, ne kaldı ki kalabalıktan?"
Monday, 10 September 2012
Ben sana küsüm aslında
Türk popunun külliyatı günün birinde yapılacaksa önemli kısmının altında imzası olanlardan olan Onno Tunç'a ağıt olarak değerlendirebileceğimiz Sezen Aksu eseri Yol Arkadaşım bugünkü şarkımız olsun.
Ne kadar büyük besteci olduğunu anlatmamıza gerek olmayan Tunç'un hatırasına saygı için yapılan bu şarkının düzenlemesi de bizzat onun yaptığı şarkıların kalitesine yaklaşan değerde. Hatırlatayım zaten şarkının düzenlemesini yapan da müteveffa Onno Tunç'un kardeşi Arto Tunçboyacıyan.
Bu şarkı klasikler arasında yerini alalı 5 sene oldu zaten.
Bir kaç detay vereyim dinlerken dikkat kesilip belki farketmeyenlerde yeni bir ufuk açar...
- 1.30 ve 1.42 noktalarındaki cümbüş
- 1.48-1.54 arası duyduğumuz 'sirenimsi' ses. enstrüman mıdır efekt midir bilemedim çözemedim...
- 2.06-2.08, 2.13-2.15, 2.19-2.21 elektro gitar (sonraki nakaratta tekrarı var aynı şekilde)
- 2.48, 2.51, 2.54 ud (diğer nakaratta tekrarlanıyor)
"Peki ya sözler" diyenlere şarkının güftesi de burada.
Benim için en vurucu dizesi şudur ama: "Anlaşılır gibi değiliz, tek bedende kaç kişiyiz. Hem yok eden, hem de tanık, esaslı karmaşa"
Subscribe to:
Comments (Atom)












