"...Gerçek bir aşk da ancak bu tersine çevirme sayesinde ortaya çıkar: Sadece ötekinin agalmasına (kısaca heykel diyelim, dış görünüş olarak da yorumlayabiliriz ancak felsefe açısından pek çok farklı anlama da gelebilir. Biz kolayına kaçıp heykel demeyi tercih edelim bugünlük) hayran olduğum zaman gerçekten aşık değilimdir. Aşkın nesnesi olan ötekini kırılgan ve kayıp, 'o şey'den yoksun bir şey olarak yaşadığım zaman, aşkım bu kayba rağmen ayakta kaldığı zaman aşığımdır..."
Bunların hepsini yaptığımı düşünmüyorum, yapabileceğimi de sanmıyorum. Ama çabalıyorum.
Çevrende herkes şaşırsa ve bunu da senden bilse, Sen aklı başında kalabilirsen eğer, Herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır Hem de kendine güvenebilirsen eğer, Bekleyebilirsen usanmadan, Yalanla karşılık vermezsen yalana, Kendini evliya sanmadan Kin tutmayabilirsen kin tutana, Düşlere kapılmadan düş kurabilir, Yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer, Ne kazandım diye sevinir, Ne yıkıldım diye yerinir, İkisine de vermeyebilrsen değer, Söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz, Kandırabilir diye saflar dert etmezsen, Ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz, Koyulabilirsen işe yeniden, Döküp ortaya varını yoğunu Bir yazı turada yitirsen bile Yitirdiklerini dolamaksızın diline Baştan tutabilirsen yolunu, Yüregine, sinirine "Dayan" diyecek, Direncinden başka şeyin kalmasa da, Herkesin bırakıp gittiği noktada Sen dayanabilirsen tek, Herkesle düşer kalkar erdemli kalabilirsen, Unutmayabilirsen halkı krallarla gezerken Dost da düşman da incitmezse seni, Ne küçümser ne de büyültürsen çevreni, Bir saatin her dakikasına emeğini katarsan hakçasına, Böylece dünyalar önüne serilir, Üstelik oğlum adam oldun demektir.
Rudyard Kipling (Türkçesi: Bülent Ecevit)
Şarkının şiirle bir alakası yok. 3 aydır aklıma takıldı bir türlü bulamıyordum. Sözlerini unuttuğum için. Tesadüfen buldum bu gece. Buraya koyayım gözümün önünde olsun. Unutmam bir daha işte.
Tek parçalık vurgunlardan bu da: White Town-Your Woman
Bu ülkenin gündemi yıllar geçse de değişmiyor. 'Faşizm'in seviyesi değisse de hiçbir zaman eksikliği hissedilmiyor. Gölgesi muhakkak üzerimizde. Yasaklar yine günümüzde de tartıştığımız konuların başında. 'Özel hayat'a yapılan müdahale ise tabii ki en sesli tartışılanlar. 1983 yılında içkiye yapılan zam sonrası da bir tartışma başlamış. 'Engel için mi' kabilinden. Müteveffa Hikmet Feridun Es de 'Yıllarboyu Tarih' mecmuası için 'Bir şişenin tarihi' başlıklı araştırma yazısı yazmış. Ama ne yazı!
Konu tarihçi Ahmet Refik Altunay'ı hergün gazeteye gelip soran bir okurunun nihayet kendisine ulaşmasıyla başlar. Okuyucunun derdi ona elindeki 'şişe koleksiyonu'nu göstermektir.
Sonunda buluşup olay yerine giderler. Tabii Es de yanlarında. Ve nefis yazı başlar. Bir kaç kesit paylaşayım, müsait zamanda tümünü burada yayımlarım...
"Hollanda, bizim 'Şişede durduğu gibi durmaz' vecizemizi, bir içki şişesi ile adeta canlandırmış, dile getirmiştir. Mesela dünyanın en eski içki firması olan Kupper (1695'ten beri içki yapıyor) bizden aldığı ilhamla meşhur 'Sarhoş' şişesini çıkarmıştır. Adeta sallanıyormuş hissini veren çarpuk bir şişe! Güya içmiş de o hale gelmiş!.. Şişede durduğu gibi durmaz.. Halbuki içindeki sadece Jenever... Hollanda rakısı... Junk ve Oude yani genç veya ihtiyar, diye ikiye ayrılan Jenever, daha ziyade cin türünden bir içki ama, çok sert ve acı... Hollandalılar bunu minik kadehlerin içinde, öteki içkilerle beraber, mesela, biranın yanında, fakat içine karıştırmadan içerler... İki içkiyi birbirine katık ederek...
İçindeki Jenever, hiç de pahalı olmadığı halde, iki büklüm 'sarhoş şişe'deki Jenever ateş pahasınadır!.. Buna rağmen, Amsterdam'a her inen uçaktaki turistler, hemen koşup, birer 'Sarhoş şişe' satın alırlar. Vaktiyle dünyada hiç popüler olmayan bu içki, şimdi hava meydanlarının gümrüksüz mal satan dükkanlarında en iyi satılan içki haline girmiştir. Bir şişeleme buluşu sayesinde... En ucuza mal olacak cinsten bir Kütahya şişesi içinde bizim konyakları veya kayısı likörlerini bir düşününüz... Yazık yapamadık..."
"...Refik Hoca, mücevher mahfazalarını karıştırır gibi şişeleri karıştırıyordu. Üzerlerinde Arap harfleriyle etiketler taşıyan şişeler: Üzümkızı, Staflina, Şırrak Ve ötekiler... Üzerlerinde Fransızca, Rumca yazan rakı şişeleri... Ünlü tarihçi bazen bunlardan birini alıp bize gönderiyordu: İşte 'Kalkan Balığı' denilen yamyassı rakı şişesi. İçki yasağından kalma. Pantolon arka cebine girmesi için böyle yamyassı yapılmış, Yasak Şişe! Kimseye çaktırmadan çekmek için. Kalkan balığı yani yasak şişe, bir zamanlar moda haline gelmişti. İçki yasağı kalktıktan sonra bile..."
"... Tarihçi Ahmet Refik tozlu şişelere değil de sanki 'Akşamcılık tarihi' yahut dünden bugüne şişe tarihini karıştırıyordu. İşte bir alay Fahreddin Kerim Gökay... Sarhoşların belkemiklerinden su alan ve işi azıtanları götürüp şehir dışına atan dünyanın en sevimli valisinin, en ünlü içki düşmanının adını taşıyan en popüler rakı şişeleri! İlk Fahreddin Kerimler...
Beyaz ama daha ziyade yeşile kaçan pürtüklü camdan... O günlerde hakim sarhoşa: Çok mu içmiştin! diye sorar. Sarhoş da cevaplardı: Ayıp ettin de Reiz bey... Ağzınıza layık... Topu topu 3 F.KG. yuvarlamıştım...
FKG, Doğan Nadi'nin buluşuydu. Bu harflerle Fahreddin Kerim'in vaftiz babası olduğunu söylerdi."
"...Ama size bir şey söyleyeyim mi? Daha eskiler kafa çekmenin bir usülünü bulmuşlardı: Şıracılık... Çok yakın zamana kadar İstanbul'da 2 bardağı insanı körkütük sarhoş eden şıralar satılırdı. Bazıları afyonlu. Bazıları ise: 'Katır Şarap' denen cinsten. Yani ne şıra, ne şarap. Katırın cinsiyeti gibi. Şarap katırı..."
"1584 tarihinde, gayet kalabalık ve debdebeli bir Liechtenstein sefaret heyeti Estergen Bey'ine misafir olmuştu. Bey, İstanbul'a giden bu heyeti nasıl ağırlayacağını bilmiyordu. 1000 kişiye şarap!!! Hem de zamanın adetine göre, kahvaltıdan başlayarak! Ama Estergon Beyi kolayını bulmuştu. Bal, reçel, şekerli sudan, çabucak ve fıçı fıçı bir şarap yaptırmıştı. Hemencecik! Ellerine sağlık... Ama bağırsak söken denilecek derece müshil... Çok sevmişlerdi Liechtenstein'lılar bu şarabı... Maşraba maşraba yuvarlıyorlardı... Ertesi sabah şafak ile yola revan oldular... Ne şaraptı ama. Hem ballı, hem reçelli ve dahi hem de bol şekerli su! O günü Dersiadet'e (İstanbul'a) giden 1000 kişilik sefaret heyetine günde tam 11 kez mola vermek zarureti doğmuştu. Kafile durdurulur, durdurulmaz, sefaret heyeti, işlemeli uçkurlarını tuta tuta çalılıkların arkasına yıldırım gibi koşuyorlardı. Heyhat ki,... Çalılıklara yetişemeyenler de vardı. Ahh ne şarap! Ne şarap! Türk şarabı..."
Yıllarboyu Tarih, Mart 1983, Hikmet Feridun Es
Konu içki olunca milyon tane şarkı var ne seçsem içime sinmeyecekti. Candan Erçetin'in 'Yeşilçam' temalı 'Yaşıyorum' şarkısını seçtim. Yaptığı iyi işlerden biridir ama her iyi iş gibi kenarda köşede kalmıştır. Dinleyiniz, dinlettiriniz.
Ama illa konuyla ilgili istiyorsanız. Konu şişeler olunca Ahmet Kaya'yı analım. 'Hadi bize gidelim yar, şişeleri dizelim yar, içelim içelim ölümüne içelim, karakola düşelim yar...' İyi dinlemeler...
Türk basını, sansürcü Kemal'den neler çekti?
Basın tarihimize geçen iki amansız sansürcü vardır... Hıfzı ve Kemal Beyler. İlkinin basın mensupları tarafından zaman zaman hoşgörü ile karşılanmasına rağmen, ikincisi, basına düşman olduğunu her davranışıyla belirtmesi yüzünden, nefret edilesi biri olmuştur...
- Beyefendi: O resimde ne gibi bir sakınca vardı ki konmasını yasakladınız? - Daha ne olsun? Çeşme başında ellerini havaya kaldırmış olan ihtiyarın hali yetmez mi? - Ne var o ihtiyarın halinde? - Peki söyleyin bakalım, bu adam ellerini havaya kaldırmış öyle ne yapıyor? - Bu suyu şehire getiren ve mahallesine böyle bir çeşme yaptıran padişaha dua ediyor. Bu resim böyle bir fikri sembolize etmek üzere yapılmıştır. - Bu dediğiniz şey sizin düşünceniz olabilir!.. Bu ihtiyar adamın ellerini havaya kaldırarak içinden padişahımız efendimiz hazretlerine beddua etmediği ne malum? Faraza böyle olmasa bile o resmi gören birçok kimsenin aklına dua değil, beddua ettiği düşüncesi gelebilir. Binaenaleyh ben bu resmi kesinlikle dergiye koydurtmam!
Ege'nin karşı kıyısına hep bir sempati beslemişimdir. Yıllardır bir sebep aramadım ama galiba artık bunu temellendirmenin vakti geldi. Ben onların en başta müziğini seviyorum.
4 şarkı vereyim gecemiz efkarlansın.
1. Haris Alexiou-Apopse thelo na pio
Türkçe meali, 'Bu gece içmek istiyorum'. "Bu gece içmek istiyorum, sonrasında da hiçbir şey hatırlamamak..." olarak başlıyor. Zaten sözlerin önemi yok musiki ve fonetik size aynı hisleri veriyor.
2. Eleftheria Arvanitaki-Prin to telos.
İtalyanca aşk şarkısı olan 'I giardini di marzo'nun Yunancası oluyor kendileri. Çok başarılı bir aranjman. Orijinali için de buradan bittabii.
3. Despina Vandi-Thelo na se do
Türkiye'de son dönemde aranjmanı yapılmış bir eser. Yıldız Usmanova, Yaşar'la beraber seslendirmişti 'Seni severdim' adıyla. Ama orijinalinin yanından geçmesi namümkün!
4. Haris Alexiou-Oi filoi moi xaramata
Son şarkı yine Haris'ten. Şarkının adını Ege koyabilirlermiş aslında.
"... Gelelim vapurlara. Şehir hattı vapurlarına... Vapurlar o zaman iki kısımdı. Biri şimdiki Denizyolları'nın Şehir Hattı İşletmesi'ydi. Buna 'gemilerin gidip gelmesi' anlamında "Seyrisefain" denirdi. Boğazda da özel bir şirket vapur işletirdi: Şirket-i Hayriye idi. Şirket-i Hayriye gemileri numaralıydı. Bacalarında büyük rakamlarla numaralar yazılı olurdu. Ayrıca isimleri de vardı: Altınkum, Sarayburnu, Kanlıca, Kandilli, İnbisat ve sair gibi. Sonradan bunlardan ikisini seyrisefain, yani işletme satın aldı, bacalarına malum çapalı amblemi vurup adlarını değiştirdi: Göztepe, Erenköy yaptı.
Biz Kadıköy tarafında oturanların (biz yaştaki çocukların tabii) buna canımız sıkıldı. Bu uzun bacalı leylek gibi şekilsiz gemileri Seyrisefain'in, zarif, güzel vapurlarının yanına yakıştıramadık. Bizim taraftakiler, hele son Heybeliada ile Kalamış güzel gemilerdi. Galiba Fransa'da yapılmıştı. Halk arasında yeni yapılan bir şey için daima bir rivayet çıkar. Bunlara da: Onların altları düzmüş, dediler. Biz onlara rast gelmek için can atardık.Şehir Hatları'nda önce yandan çarklılar vardı: Bağdat, Basra, Nev'eser,. Bunlar daha ziyade Adalar'a ve Bostancı hattına işlerlerdi. Hele bir tanesi akşamları Köprü'den kalkar, nazlı nazlı bütün Anadolu sahilini dolaşır, Moda, Kalamış, Caddebostan, Suadiye, Bostancı'dan sonra Büyükada'ya, ordan da Heybeli'ye geçerdi. Büyükada'da oturan Rum, Ermeni esnafı akşamları bunun başüstüne çilingir sofrası kurarlar, Adalar'a kadar ufak ufak demlenirlerdi.O gece Heybeli'de yatan bu gemi ertesi sabah erkenden Büyükada'ya uğrar oradan yine bükün Anadolu sahilinin yolcularını toplayarak Köprü'ye giderdi. Vakit bol, insanlar terbiyeli, saygılıydı. Büyük büyüklüğünü, küçük küçüklüğünü bilir, biri ötekine sevgi, öteki ona saygı gösterirdi. Kalabalık yoktu. Yandançarkçıların içinde ötekilerden birazcık daha büyük görünen bir Büyükada gemisi vardı ki onlara nazaran çok lükstü. İşittiğime göre istibdat devrinde ya bir büyük paşanın, yahut da bir ecnebi şirket müdürünün 'Muş'u imiş. (Muş: İstim ile işlyene o zamanın yelkensiz bir çeşit yatı). Bu daha ziyade Adalar'a işlerdi.
Adalar'a işleyen gemiler arasında bir de ganbottan bozma (Gun boat: O zamanın ufak silahlı bir eski harp gemisi) dört gemi vardı: Kınalıada, Maltepe, Kartal, Pendik. Bunlar lodosa dayanıklı konforsuz gemilerdi.
Son zamana 1950-55 yıllarına kadar azalarak çalıştılar. Sanırım bir tanesinin makinasını Haliç Tersanesi'nde ilk olarak yapılan bir araba vapuruna koydular. Moda, Kadıköy, Burgaz gibi gemiler de şehir hatlarının güzel gemileriydi. Bunlar daha ziyade Kadıköy tarafına işlerdi..."
Yıllarboyu Tarih, Haziran 1978, Selçuk Kaskan'ın 'Geçmişe mazi derler...' isimli köşesinde o ayın 'Trenler ve vapurlar' başlıklı makalesinden.
Okuyacağınız satırlar, 17 Şubat 1956 tarihli Hafta mecmuasından bir 'araştırma haberi'. Haber dili çok enteresan. Hesaplamaların başladığı ve konunun bağlandığı yerlere dikkat...
İstanbul evliyalarına yılda 1.500.000 mum yakılıyor! Bu mumlar eklenirse 225 kilometre eder ve hepsini ancak 10 kamyon taşıyabilir. Yazan: Olcayto
Biz insanlar kendi gücümüzle halledemediğimiz şeylerin, kendiliğinden yola girmesini bekler dururuz. Bu yüzden de çoğumuz başımız sıkıştı mı ya Allah'a dua ederiz, ya da evliyalara mum, adak adarız. Artık evliyalar imdadımıza yetişir mi, yetişmez mi ayrı mesele.
Bütün Türkiye'de boydan-boya binlerce evliya yatar. Kimi bir dağ başındadır. Dağ başındaki evliyaların etrafında yaz günleri adeta bir bayram havası eser. Bütün civar kasaba ve köylerin halkı evliyaların etrafında toplanır.
Hemen her evliyanın kendisine has adakları, hikmetleri vardır. Kimisine kadınlar entarilerinden parça koparıp bağlarlar. Bu evliya çocuk verirmiş!
Kimisinin türbesine tuz koyarlar: Ağız tadı için!
Kimisine yemek dökerler, bereket içindir!
Kimisine para atarlar, "Borcların edası" içindir...
Fakat en yaygın adak mumdur. Bilhassa İstanbul evliyaları arasında hemen hemen mumdan başka şey adanan evliya yok gibidir. İstanbul'un en meşhur evliyaları şunlardır. Eyüp'te: Eyüp Sultan, Zeyrek'te Fatih'in sekbanları, Beşiktaş'ta Tuzbaba, Bakırköy'de Zuhurat baba, Cihangir'de Molla baba, Sargüzel'de Yediemirler, Çemberlitaş'ta Tezveren dede, Anadolukavağı'nda Yuşa Hazretleri'dir.
Bunların içinde en meşhurları da Eyüp Sultan ve Yuşa Hazretleri'dir.
Eyüp Sultan'a mum adandığı gibi güvercinlere mısır adanır. Yuşa hazretlerinin en büyük hikmeti çocuksuz ailelere çocuk verdiği rivayetidir. Çocuk isteyen aileler minyatür bir salıncak yapıp içine taş korlar. Fatih'in sekbanlarının türbesinde kiremit parçasını duvara bastırırsınız. Kiremit duvara yapışırsa niyetiniz olur. Bunu biz söylemiyoruz halk buna inanmış.
İstanbul'daki evliyaların sayısı tam olarak bilinmiyor -Herhalde maaş almadıkları için olacak-. Ama tahminlere göne 300 kadar tutuyormuş.
Evliyalara en çok mum perşembe akşamı -eskiler buna cuma gecesi diyorları- yakılır. En tanınmış evliyanın türbesinde perşembe gecesi rahat-rahat 30-40 mum sayabilirsiniz. Bu rakam sair günler 5-10 arasındadır. Ortalama olarak her evliyaya günde 15 mum düşüyor.
Hani, insana 15 mum hiçbir şeymiş gibi görünüyor. Ama hesaba vurdunuz mu bu 15'er mum yılda 1.500.000 mum ediyor.
1.500.000 mum 225 bin lira tutuyor. Fazlası var eksiği yok. Yanı her yıl evliyaların herbirine 1.000 liralık mum yakıyoruz.
Bir mum normal olarak 15 santim tutuyor. 1.500.000 mumu ucuca eklediğimiz zaman 225 kilometrelik bir mum sütunu haline gelir. Be uzunluk Beyazıt kulesinin 5000 tanesinin uzunluğuna eşittir. 1.500.000 mum ağırlık olarak 45 ton yapar, normal bir kamyon bu mumları ancak 10 defada taşıyabilir. Bu hesap böylece uzayıp gider. Daha bir yığın mukayese ile birçok değişik neticeye varabiliriz.
Evliyaların en ehli keyfi muhakkak ki Manisa'daki Ethem dededir. Bu dededen bir niyetiniz oldu mu, ilkin onu söylersiniz sonra da:
-"Ethem dede, Ethem dede, gömleği keten dede. Bu muradım olursa sana 40 göbek atam dede! 20'si peşin, 20'si veresiye!.." dersiniz ve 20 göbek atarsınız. Ama evliyaların sayesinde asıl göbek atanlar mumcular!..
İsterseniz şuracıkta birlikte murat edelim. Eğer bu adak hastalığından kurtulursak Eyüp Sultan'a 10 mum benden. Helal olsun.
"Dün Asliye Ceza Mahkemesi'nde tam bir seneye mahkum edildim... Manen ne halde olduğumu tasavvur edebilirsin. Tam bir sene, tam 365 gün hapishanede yaşamak, arkadaşların yardımıyla karın doyurmak ve çıktıktan sonra ne olacağını bilmemek..."
8.1.1933 Ayşe Sıtkı'ya yazdığı mektup
"Benim mesele senin zannettiğin gibi fiyakalı bir zamanımda ağzımdan kaçırdığım sözlerin neticesi değildir. Aramın açıldığı bir iki namussuz başıma bu işi getirdiler.
Geçen sene Mayısında falanca yerde Gazi'yi ima ile telmihen tahkiri (hakareti) tazammum eden (içeren) bir şiir okumuştu dediler. Adli safahat (evreler) lehimde olduğu halde müddeiumumi (savcı) yaranmak için mahkumiyetimi talebetti. Temyiz davayı aleyhime naksetti (geri çevirdi), cezama iki ay daha ilave edildi. Şimdi 14 aya mahkumum ve aşağı yukarı üç ayını yattım. 11 ayım kaldı demektir..."
Ayşe Sıtkı'ya yazdığı bir diğer mektup.
Bugün daha da kötü sanki... Sabahattin Ali'nin mektuplarının olduğu 'Filiz hiç üzülmesin' kitabını andıktan sonra onun şiirini Sezen Aksu'nun sesinden dinleyelim. Dağlardır dağlar...
Hiçbir Yeni Türkü albümünü kaset/cd çalara koyup dinlediğimi hatırlamıyorum. Ama külliyatın önemli bir kısmına hakimim. Peki nasıl oluyor bu? Çünkü evimizde bir Yeni Türkü delisi vardı: Kızkardeşim! Artık evlenip başka eve taşındığından beri de yeni albümlerinden uzak kalıyorum. Çünkü aklıma gelmiyor grubun albümünü almak. Zaten okuduklarıma göre fazla da bir şey kaçırmıyormuşum. Eski şaşaalı günlerden uzak, "Bir devir muhteşemdik" diyerek günlerini geçiriyorlarmış. O anlara tanık olmamak en iyisi. Eskilerini dinlemeye devam edeyim ben.
Zaten 'Akasya kokulu sabahlar' -ki 2 dakikadan çok daha fazlasırıd bu şarkı ve o hisleri yaşamak için daha çok seneler geçmesi gerekmektedir, çünkü yaş itibarıyla Akasya kokulu sabahlara erişme lüksüne sahibizdir- ve 'Resim' gibi iki eser yapmışsanız o çıtayı yakalamanız çok zor...
Akasya kokulu sabahlar
"Geri verin zamanın geçmek bilmediği,
gençliğimin sırtıma bir yük gibi bindiği,
Akasya kokulu sabahlarımdan
hiç olmazsa birini..."
Resim. Klip Sevmek Zamanı'nın görüntülerinden oluşmakta.