Monday, 18 March 2013

Dilek Türkan / Yalnızız


Sahiller, çay bahçeleri, denizin sesi,
Adalar, yalılar, köşkler,
Gösteriş hepsi...
Vitrinler, meydanlar, yollar,
Onlar da yalan...
Kandırdın ah İstanbul hepimizi.
Gün bitti dağıldı herkes,
Sığındı birden, Kırk kilitli kapıların ardına ahh.
Bir mahrem örttü, dokundu siyah geceden
Büründün muhteşem yalnızlığına...

Sunday, 13 January 2013

İlginç at isimleri - 1985

Nihayet klavye başındaki mesaimin bir kısmını blog için ayırabildim. İlginç at isimleri yazısı  çok tutunca yoğun istek üzerine ikincisini de yazayım dedim. Yoğun istek olmasa da seri devam edecekti ama artan baskılar elimi biraz daha çabuk tutmama neden oldu. Blog'da 2013 sezonu da açılmış oldu. 1985 yılı ilginç at isimleri anlamında bereketli sayılır.

İngiliz atları;                         
Aerobik * As solist * Ateşinko * Bilmemki * Büyük Cihangir * Elbimbo * Flöre *                                 Gahubigah * Gigi * Hışım * Hurinigah * İlk Vidar * Karahediye * Nadıa Comanıcı * Prensigör * Saat Kaç * Salmaya Salama

Arap atları;
Bibioğlu * Celabuluşşahin * Dedeefendi * Delifişek * Ganyan * Hıdırlıktepe * Hünalpanosu * Kösesami * Noşirahvan * Önenpanosu * Sadfethotan * Suruçceylanı * Süperman

1985 yarış sezonundan seçtiğim iki at; Sadfethotan ve Kösesami aynı karede. Noktasına virgülüne dokunmadan Banko Dergisi'nden alıntılıyorum: "Bursa'da güzel bir havada, günün ilk koşusunda KAMACI I, Vet. Rap. istinaden Kom. K. kararıyla koşturulmadı. SERİHAN'ın geri çıkıp, KÖSESAMİ'nin, SADFETHOTAN ve SERİHAN önünde son 400'e kadar üstün götürdüğü koşuda, 200 de dıştan SADFETHOTAN kendisine hakim olup uzak farkla potoyu geçerken bir anlamda binlerce oyuncuyuda sevindirmiş oluyordu."  not: ismin doğrusu 'Sadfethotan'

Tuesday, 18 December 2012

'Beterin beteri'nin canı can değil mi!..


“Öyle deme beterin beteri var.”
Dünyanın herhangi bir yerinde, 
karşısındakini teselli etmeye çalışan
 'güzel insan' kategorisine koyacağımız 
kişilerin sarfettiği moral cümlesi. 
İlk olarak bir Türk'ün kullandığından şüpheleniliyor.


Bazen içiniz sıkılır, sebebini bilmediğiniz bir şey oturur içinize. Nefesiniz daralır. O an cigerlerinizi tamamen doldururcasına derin bir nefes alırsınız ama yetmez.
Pencereye yönelirsiniz, pencereyi açarsınız. Kış mevsimiyse soğuk yüzünüze çarpar. Tekrar nefes çekersiniz ama soğuk ya, doyamazsınız. Yine yetmez. Nefesiniz kesilir. (Burada bir nostalji notu, eskiden pencereyi açınca bir de kömür kokusu alırdınız kışın, şimdi doğalgaz yüzünden o da yok. Çevre dostuyumdur ama koku hafızası iyi bir şey, elimizden gitmeseydi, kömürün doğaya zarar vermeyecek şekilde yakılmasını bulurdu bu bilim insanları).
Bir süre sonra olmayacağını anlayıp üşüdüğünüzle kalarak geçersiniz içeriye. Bu kez vakit geçmez. Teoride 60 saniye süren 1 dakika, pratikte uzun zaman alır. Aslında aceleniz olmaması gerekir ama o ruh halinden zamanla kurtulacağınızı düşündüğünüz için zamanın hızlı geçmesine ihtiyacınız vardır. Geçmez ama işte. Öyle de pis bir şeydir Murphy kanunları, hiç sektirmez, tıkır tıkır işler.
Bu o kadar kötüdür ki, sıkıntınızın ne olduğunu -çözümü olmasa bile- bilseniz sanki içiniz rahatlayacaktır. “Neyim var benim” der durursunuz. “Derdim ne acaba, içimi sıkan, nefesimi daraltan şey nedir?” Ah bir bilseniz cevabını, birine açılıp derdinizi anlatacaksınızdır. Açıldığınız kişi de “Boşver takma kafana hem beterin beteri var” diyecektir, sizi rahatlatmak adına.
Ama bu cümleyi duymak için sunacağınız 'dert' yok ortada. Niye bulamıyorsunuz peki derdinizi? Umduğunuzdan çok derdiniz var diye olabilir mi? Belki de sandığından çok şey sizi sıkıntıya sokma potansiyeli taşıyordur.
Açmak lazım bunu.

İşte gidiyorum, bir şey demeden
Öyle ya da böyle bu hayata isteğiniz doğrultusunda gelmiyorsunuz. Çevrenizi seçerek de bu yola çıkmıyorsunuz. Belli bir yaşa geldikten sonra yolunuzu çizmeye başlıyorsunuz. Aldığınız eğitim, bulunduğunuz çevre, iç dünyanız kararlarınızı etkiliyor. Bütün bunlar yaşanırken de tek başınıza değilsiniz elbette. Hayat yolunu beraber yürüdüğünüz, uğruna zamanı geldiğinde endişe duyduğunuz, kimi zaman da onların sizin için endişe duyduğu kişiler var. Aileniz, akrabalarınız, eşiniz, dostunuz, sevgiliniz, tanıdıklarınız, vs...
Bu kişilerle ne kadar içli dışlı olduğunuza bağlı olarak sizin de yaşadığınız hayat sayısı kadar artıyor.

Her şeyi bilmek zorunda mıyız?
Misal sevgiliniz varsa, onun ailesi, arkadaşları, huyu-suyu, zevkleri-renkleri hayatınıza girip, kafanızın bir köşesine yerleşiyor. O konulara dair de düşünmelisiniz artık. Ailesine dair anlattığı şeyleri dinlerken, o konu açılınca önceki konuşmaları hatırlatıcı sözler sarfetmenin yanı sıra siz de kendi hayatınıza dair detayları ona sunmalısınız mesela. Bu arkadaşlarınız ya da hayatınıza giren başka kişiler için de geçerli.
Aileniz ise 'zorunlu arkadaşınız'. İsteyip istemediğinize bağlı olmaksızın hayatlarının bütün detayları sizin kafanızda. Bilmek zorundasınız ve en önemlisi o konularda yaşanan sıkıntılarda bir şeyler yapmanız gerekiyor. Ne kadar çok kişi olursa, bilmeniz gereken, dinlemeniz gereken, uygulamanız gereken, üzülmeniz-sevinmeniz gereken şeyin sayısı artıyor.
Gereken” diyorum çünkü bu bir seçim değil, zorunluluk! Bu hayata başlarken borçlu çıkıyorsunuz yola. Sizi bu dünyaya getirenlere karşı sorumluluklarınız var elbette. E size karşılıksız bir sevgi sunuyorlar, sevmemenize de razılar ama sevseniz ne olur? (Soru değil yakarış...)
İşte bu sizin hayatınızda hali hazırda varolan ve sonradan hayatınıza dahil olan topluluk, sizin içli dışlı oluş şeklinize göre hayatınızı etkiliyor.


Benim dengemi bozmayınız! 
Endişeden bahsetmiştik oradan yürüyelim. Burada tarihe de not düşüyorsam bir anlamda kendime dair konuşabilirim. Son zamanlarda yazının başında bahsettiğim ruh halini yaşıyorum. Var bir sıkıntı ama nedir bilemiyorum. Mesela yakın dönemde üzüldüğüm, endişelendiğim şeylere bakıyorum. Kızkardeşim, annem, babam, iki yeğenim, bir kısım akrabam, bir kısım arkadaşım ve kendim olmak üzere pekçok konuda endişe duymuşum. Öncelik sıraları o dertlere alışmam ya da önemini yitirmesine bağlı olarak değişmiş. Ama hepsi bir şekilde beni meşgul edip, mutsuzlaştırmış. Sonuca baktığımda ise neredeyse hiçbirinin çözülmediğini görüyorum. Elimde tek bir avuntu kalıyor bu noktada işte: Beterin beteri vardır...

Zalım insanoğlu
Galiba bana insanoğlunun en kötü özelliklerinden biri olan 'başkasının kötülüğünden memnuniyet duyma hali'nin doğal sonucu olan “Beterin beteri vardır” cümlesini kuracak 'ademoğlu'na ihtiyacım var. İnanmasam da birinin bana bunu söylemesi gerekiyor. Yoksa bu nefes darlığı bitmeyecek... 
Aslında 'beterin beteri vardır' insanlarına da eğilmek lazım. Düşünsenize her halükarda bir 'beterin beteri var' durumu ortaya çıkabiliyor. İnsan kendi dertlerini başkasınınkiyle kıyaslıyor ve kıyasladığının daha kötü olduğunu anlayınca rahatlıyor. Çünkü 'en beterin' kendisi olmadığını anlıyor.
Peki ya 'beterin beteri' olduğuna karar verilen, yani 'en beteri' ne yapsın? Ya da ona bir şey olursa biz ne yapacağız? Kiminle avunacağız? 


Sezen Aksu-On ay. Müteveffa Onno Tunç'un bir bestesi. 
Her gün daha fazla hayran oluyorum Tunç'a. 

Üstteki karalama, 10 Aralık'ta yazdığım yazının ruh halinin devamı biraz da. Etrafımdaki dertliler azalırsa galiba ben o zaman rahatlayacağım. Ama bunun için de zaman gerek. 
O da uzun yıllar sürecek gibi. Beklemekten başka çarem olmadığını söylüyorlar, 
ben de söz dinliyorum...

Friday, 7 December 2012

Erişemediğim ciğere 'hayranlık' duyarken...

"I call architecture frozen music." 
Johann Wolfgang Von Goethe


Gece bir başka güzel görünüyor Braga Stadı. Mimarı Eduardo Souta de Moura. Hakkında bilgi için buyrunuz.

Yaptığım mesleği sevsem de içimdeki uktedir mimarlık mesleğine o ya da bu nedenle erişememiş olmak. Bu saatten sonra -aslında saati yok böyle şeylerin ama artık bir yola girdim gibi- mimarlık için sıfırdan eğitim almam biraz zor. Onun yerine ben hobi ve hayranlık olarak bu alanla ilgilenip kendimce eksiğimi kapatmaya çalışıyorum. İnsanların yaratıcılıklarının en somut şekilde sunulduğu alanlardan biri olduğunu düşünüyorum bu mesleğin. Diğeri de elbette müzisyenlik ve yazarlık.
Müzisyenliğe olan hayranlığımı her anımda dinlediğim müzikle zaten kendi kendime gösteriyorum. Bazen de twitter üzerinden şarkı paylaşarak beğenilerimi aktarıyorum, olur da seven çıkar diye...
Mimarlık ise bambaşka bir şey. Asla erişemeyeceğim ama hayranlığımın hiç azalmayacağı bir alan. Çünkü başaramayacağımı düşündüğüm bir şey, o yüzden bu işin ustalarına haset bile duyamıyorum. Ağzım bir karış açık şekilde eserlerini inceliyorum onların...
Bu konuda internetin nimetlerinden sürekli faydalanıyorum. Saatler boyunca incelediğim Gaudi'nin eserlerini günün birinde kanlı canlı görürsem, turistlere gezdirebilecek kadar bilgi sahibi olduğumu düşünüyorum. İşin abartısı elbette ama birçoğunun ufak hikayelerine dair kulağıma çalınan şeyler oldu internet vasıtasıyla. Zaten 'La Sagrada Familia'yı eğer görme fırsatım olursa, Gaudi gibi onu incelerken tramvay altında kalırım diye korkmuyor da değilim hani...

İnceleme inceleme üstüne
Günlerimi ayırıp sadece dünya çapındaki eski binaları, haftalarımı ayırıp 'Tarihi Yarımada' ve Beyoğlu'ndaki binaların cephelerini incelediğimi biliyorum. Bunlar benim halihazırda zaten vakit buldukça daha yaptığım şeyler. Ama gazetecilik mesleğinin bana en büyük getirisi olarak bazen işte dünyanın kimi yerlerini gezme fırsatına erişiyorum. Nereye gideceksem ilk olarak önemli yapıları ve tarihi yerlerini araştırıp öğreniyorum. Kiminin zaten görülmesi gereken binalarını önceden bilmiş oluyorum ilgimden ötürü.
Bunun son örneği Braga oldu. Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi'nde ikinci tura yükseldiği maçı yerinde izledim. Ama Allah biliyor sizden de saklamayacağım, Braga'ya gideceğimi öğrendiğimde Şampiyonlar Ligi maçı izleyecek olmak aklıma bile gelmedi. Kafamdaki tek düşünce 'o stat'ı görmekti. Ne yapayım varlığından haberdar olduğumdan beri öyle bir amacım vardı.

İlk bakış heyecanı
Kanlı canlı gördüğümdeki heyecanımı anlatamam. Mimariye duyulan hayranlık herhangi bir şekilde anlatılacak cinsten değil. O yüzden “Amma saçmaladın, alt tarafı dağ başında bir stat” söyleminde bulunacak olanlara bir cevabım yok. Zaten stada gelen pekçok muhabir de stada buna benzer 'övgü'lerde bulundu. Akıllarında da müsabaka vardı, heyecanını yaşıyorlardı. 
Onları bir kenara bırakayım, deli gömleğimi üzerime giyeyim ve stadı anlatayım size.
Braga Belediye Stadı 2003 yılında yapımı tamamlanan ve dağın eteğine konuşlanmış bir futbol sahası. Mimarı Portekizli Eduardo Souto De Moura. Bu abimiz mimarlığın en prestijli ödülü olan ve 1979'dan beri her yıl verilen Pritzker mimarlık ödülünün 2011 yılındaki sahibi oldu.
Stat şehir merkezine yaklaşık 2 kilometre uzaklıkta. Ancak arabayla gittiğimiz ve otobanı geçtiğimiz için yaya yolu parkurunu keşfedemedim. Ama Carlos Carvalhal'in söylediğine göre şehir merkezinden 15-20 dakikalık bir yürüyüşle stada varılıyormuş.



Karşıda görünen tribünün hemen yanındaki 'L' şeklindeki betonarme yapı, olası çökmeye karşı emniyet için mi yoksa stat inşa edilirken destek için mi yapılmış bilemiyorum. Tribünün çatısının izdüşümüne denk geliyor ucu...  

Üç tarafı dağla çevrili stat
Stadyumun üç tarafı dağ ve kayanın içerisinde yer alıyor. Sadece bir tarafı açık. İki kale arkasında tribün yok. Maraton tribünü dediğimiz sahayı boylamasına kateden tribünler mevcut sadece. Kapasite yaklaşık 30 küsur bin. Bu iki maraton tribünü birbirine çatılarından halatlarla bağlı. Tabii bu sadece çatı için geçerli zannedersem. Tam olarak mühendislik açısından önemini anlatacak teknik bilgim yok. O konuyu en iyisi tarihçilere ve mühendislere bırakalım!
Dağa sırtını yaslamayan tribünden stada girecekseniz 'düz ayak' olarak zeminden giriş yapıyorsunuz. Bildiğimiz İstanbul'da, İzmir'de, Ankara'da, Yozgat'ta vs.'deki statlar gibi. Ama sırtını dağa yaslayan tribün inanılmaz!
Öncelikle bu tribüne varabilmek için yaklaşık 600-700 metrelik bir yolu patika olarak çıkıyorsunuz. Tabii eğer arabanız yoksa. Arabalıysanız otopark hemen girişin yanında.
Yaya olarak çıktığınız bu yol asfaltı olan bir orman yolu. Ağaçların arasından loş ışıklar içerisinde yürüyorsunuz. Eğim yüzünden biraz yoruluyorsunuz elbette. Aceleniz varsa tıknefes olabilirsiniz dikkat.


Stadın bir tribününe çatısından giriş yapıyorsunuz.

Beleştepe atmosferi
Ve yol bitince görünen manzara: Sanki İstanbul'a Beyazıt Kulesi'nden bakar gibisiniz! Braga Belediye Stadı ayağınızın altında. Böyle bir şey daha önce görmemiştim. Tahayyül etmeniz açısından İnönü Stadı'na Beleştepe'den girdiğinizi düşünün diyerek betimleme yapabilirim. Stada neredeyse çatısından adım atıyorsunuz. En üst sıradan aşağıya doğru. İnsanın aklı almıyor, müthiş.
Zaten tribündeki yerinizi aldıktan sonra da detayları incelemeye çalışıp insanoğlunun kafasını çalıştırdığında ne kadar iyi şeyler yapabildiğine dair hayretinizin farkına varıyorsunuz.

Arzın merkezine yolculuk
Maç bitince basın mensuplarının gittiği basın toplantı odası yerin 3-4 kat altında. Yavaş yavaş merdivenleri iniyorsunuz. Asansörler de mevcut ama maç çıkışı kuyruk var. Bu esnada stadı boşaltmak isteyen insanlar da merdivenleri tırmanıyor. Tersine göç var bu tribünde!
Basamakları inerken boşluklar dikkatinizi çekiyor. Stat sırtını dağa verdiği için mimar ve mühendisler şovlarını yapmışlar. Dağın heybeti sizi karşılıyor. Kazıklar çakılarak sabitlenen kayalar tepenizden bakıyor. Ürkmüyorsunuz çünkü hülyalara dalmışsınız. Büyük bir sanatla karşı karşıya olduğunuzu görüyorsunuz.


Görüntüye sadece hayranlık duyabiliyorsunuz. 

Sonra İstanbul'a geliyorsunuz Haliç'e kondurulan köprüye bakıyorsunuz. İspanyol dahi mimar Santiago Calatrava'ya zamanında çizdirilmek istenen ancak istediği fiyat pahalı bulununca yerli mimarlara yaptırılan, hafif tabirle 'çirkin' köprüye bakıyorsunuz ve “Kaç fırın gerek o kalibreye ulaşmamıza” sorusuyla uykuya dalıyorsunuz.  

Wednesday, 28 November 2012

Gizli kapaklı bir şeyler mi arar, 'akıllı telefon'a dalan gözlerin? *




“Yine yakmış yâr mektubun ucunu,
 'Askerlikte sevda çekmek zor' diyor.

Yükleyip postanın bana suçunu, 
'Hatırımı teller ile sor' diyor.”


Uzakları yakın eden teknoloji, görünmeyeni görünür, duyulmayanı duyulur yapıyor, güzel... Ancak bu kadar teknolojinin nimetlerinden faydalanırken insanoğlunun zekası sadece iyilik adına çalışmıyor. Bu konudaki en önemli aktör ise artık bir an olsun yanımızdan ayırmadığımız 'akıllı telefonlar'. “Cebimizde bir dünya taşıyormuşuz meğer” diyerek yeni aydınlanma yaşayan kişi boyutuna indirgemek istemem söyleyeceklerimi ama şunu belirtmeden geçmeyi de zul sayarım doğrusu: Bu telefonların aklı hep 'kötüye' çalışıyor ya da 'kötüye çağrı' yapıyor. Oyuncakçı dükkanındaki çocuk misali gördüğünüz her şeyi almak isteği uyandırıyorlar sizde.

Kabalmysteriet
Hep görünenin ardındakini merak ederek biraz daha fazlasının peşinde koşturuyorsunuz. Aslında Jostein Gaarder 'İskambil Kağıtlarının Esrarı' kitabında (Kabalmysteriet) kazananı açıklar: “Sadece joker görünenin ardındakini görür.” Herkes joker olmaya hevesliymiş anlaşılan. Ama zor bir şeydir o. Bir anlamda 'gazoz ağacı' da diyebiliriz...
'Görünenin ardını görme' merakını gideren teknoloji sonsuz nimetler sundu. Misal önceleri 'ICQ' adında bir mesajlaşma programı vardı, daha sonra yerini MSN Messenger'a bıraktı, şimdi o da başkasına bırakmıştır herhalde, adını duymaz olduk çünkü. İkisinde de 'invisible' yani görünmezlik özelliği bulunuyordu. Buna göre, siz görünmez olup program açık şekilde rahatsız edilmeden işinize devam edebiliyordunuz. Kimse sizi göremiyor ancak siz -isterseniz- o an 'görünür olanı' görebiliyordunuz. Bunun asıl kullanım nedeni farklı olsa da ikili ilişkilere 'sevgilim / karım / kocam / sevdiğim kız / hoşlandığım adam ne yapıyor, dur bakalım' şeklinde tezahür ediyordu. Bir süre sonra da anlaşıldı ki aslında herkes 'görünmez' durumda ama aynı şekilde niyeti görünmemek değil başkasını görürken görünmemek!

Futbolda da var böylesi...
Bu biraz futboldaki şikeyi anımsatıyor. “Hadi ordan” demeyin dinleyin. Uzakdoğu'daki futbol liglerinin şike yapma oranını inceleyen ekipler bir süre sonla Çin liginde tüm takımların hesaplarında bir 'gider kalemi'ne denk geliyorlar. İstisnasız şekilde her takım bir yerlere para göndermiş. Bunun araştırması yapıldıktan sonra gerçek de ortaya çıkıyor. Bu paralar 'şike ve teşvik' için gönderiliyor. Nedeni ise çok basit: “Ya diğer takımlar da para göndermişlerse?”
Görünmezlik zırhını teknolojiyle eline geçiren insanoğlu bu iktidarının getirisi olarak eşine dostuna hükmetmeye başlıyor. Mesela deyim yerindeyse görünür haldeyken bir kişinin yatakodasına uyurken giremeyeceğini bilen kişi görünmez olduğunda ilk yatakodasına giriyor! 'Kişi kendinden bilir işi' ya da 'paranoyaklık' diyebilir miyiz bu duruma acaba?

Whatsapp! 'Ne ayak'sın koçum?
Bu tarzın son temsilcilerinden birisi olan whatsapp konusuna geleyim ben. Önce bütün bunlara neden değindiğimi de açıklamam gerekir ki 'Nerden çıktı whatsapp şimdi' sorularını yanıtlamış olayım. Son dönemde hangi arkadaş grubuyla biraraya gelsem -çok arkadaşım var benim (!)- konu bir yerde 'kişi hak ve özgürlükleri'ne geliyor. Bunun temel ihlalcisi olarak da whatsapp'taki 'last seen' etiketi ortaya atılıyor. Fikir beyan edenler de deyim yerindeyse çemkiriyorlar bu özelliğe. Son olarak da buradan çıkan bir kavganın evlilik yolunda ilerleyen tanıdığım bir çiftin ayrılmasına yol açtığını öğrendim ve bardağın taştığını anladım. Ve siz değerli okuyucularımı bu konudaki ahkamımdan yoksun bırakmamın, toplumsal huzurun eksik kalmasına neden olacağını düşünerek yazmaya karar verdim.

Özgürlük
'Last seen on xx:xx' şeklinde bir ifadeyi her kullanıcısı için not tutan whatsapp uyuglamasının bu özelliğini kaldırmanın yolunu önceki gün 'test amaçlı' olarat twitter üzerinden paylaştım. Görünmezlik zırhını sırtına geçirebilecekti söylediklerimi yapanlar. Yalan yoktu zaten, o öyle kalkıyordu -burada bir not, ilk açıklayan ben değilim, aylardır açık olan bir özellik o, yeni görenler olabilir-. Bunu uygulayanlar oldu . Ama açıklamasını geç yaptığım bir şey vardı: Görünmez olmayı sağlıyorsunuz ama görünmez olduğunuz gibi göremiyorsunuz da... Yani görünmez olmanız size özgürce başkasını gözetleme hakkını vermiyordu.

Masum değiliz hiçbirimiz
Bunun üzerine tepkiler geldi. “Neden görünmez olduğumuzda başkasını göremediğimizi söylemiyorsun” minvalinde söylemleri samimiyetim olan kişiler küfür boyutunda dile getirdiler.
Sosyolojik çıkarımlar yapacak birikimim / bilgim yok. Ancak insanların sandığımız kadar iyi / kötü olmadıkları da ortada. İktidar insanı kötü yapıyor bir yerde. Bu fırsatı 'iktidar' sahibine vermeyen whatsapp mühendislerine bir teşekkür de etmeliyiz bence. Böyle bir düzende 'eşitlik' hissini verip kişinin hak ve özgürlüklerini korudukları için.
Zaten bu programdaki 'last seen' özelliği hasebiyle çıkan tartışmalar ve arızaları da anlamış değilim. Bu kadar kontrolcü bir yapının uzun süre yaşaması zaten mümkün değil. 'Akıllı telefonlar'ın aklına uyan insanların huzursuz ve şüpheci bir şekilde hayatlarını sürdürdüklerini söylemekte ise bir beis görmüyorum. Burada bu satırların yazarı olarak kendimi bu hareketleri yapmayan birisi olarak gösterirsem kandırmış olurum sizleri. Dostlarım, inanın benim de hatalarım oluyor. Mükemmel değilim, gerçekten! (Buraya gülücük gelecek).

Münir Nurettin vs. Demet Akalın
Bir arkadaşım cep telefonu kullanmayan ve farklı şehirlerde yaşayan bir evli çiftten bahsetmişti de bu çağda nasıl olur diye düşünmüştüm. Ama eski etkileşimin yanında bugünün oburluğu hakikatten çok sevimsiz. Nerede 'yine yakmış yar mektubun ucunu'daki tavır, nerede 'meşgulsn sanırm bn yatıyrm ii eglncelr sana' tavrı... Münir Nurettin Selçuk'tan, Demet Akalın'a geçiş de diyebiliriz pekala... 
Ezcümle, insanların özel hayatlarına müdahale hakkı hiçbir koşulda yapabileceğimiz bir şey değil. Bu kişi, hayatta 'sizin' olabilecek en önemli varlık olan çocuğunuz olsa bile. 
İyiden iyiye Bridget Jones'un günlüğü tadını yakaladığım bu yazıyı 'akıllı telefonlar'ın aklına uymayın, "Huzur 3310'da" diyerek nihayetlendireyim. 
Cake-Never There de günün şarkısı olsun.
* Başlıktaki şarkı da bu.

Monday, 12 November 2012

Bu ülkede 'grev' vardır...


Geçen hafta içerisinde çalıştığım iş yerinde ufak çapta tartışmalar peşi sıra birbirini izlerken yanımdaki kişi "Neler oluyor" şeklinde soru sorduğunda "Hiç birimiz burada mutlu değiliz" cevabını vermiştim ona. Kastettiğim çalışma ortamımızdı ama bunu ülke sathına yaymamız da mümkün.
Herhangi bir İzlandalının ömrü boyunca göremeyeceği gerginliği, aksiyonu biz bir saat içerisinde yaşıyoruz. Her günümüz bir öncekini aratır oldu...
Bunlar bilinen şeyler ve kanıksadık zaten. Artık bize ters gelen bir şey yok, hiçbir şeye şaşırmıyoruz ve ilgimiz de yok. Eskiden bazı haberler için oturur düşünürdük, şimdi o habere bakmayabiliyoruz bile. Yine her alanda kullanılabilecek bir alıntıyı dillendireyim burada. Duayen görsel tasarımcı Bülent Erkmen'in tasarım için kullandığı bir söz vardır: Çok bağıran tasarım bir süre sonra duyulmaz olur.
Gündem yoğunluğu bizi de kayıtsız hale getirdi sonunda. Suni tepkilerle twitter, facebook, blog üzerinden iki kelime edip işimize geri dönüyoruz.
Ama insanlar da ölüyor bir yandan. Yönetimden memnun olmayan kişiler seslerini duyurmak için ölüme yürüyorlar. Fakat yönetim de 'fazla tepki' nedeniyle artık duymaz olmuş. Hangi biriyle uğraşsınlar ki! Aldıkları her kararla ülkede 'kuru kalabalık' olan bizleri yok sayıyorlar. Hiçbir şey bize sorulmuyor. Evin salonunu değiştirir gibi şehrin en önemli meydanını değiştiriyorlar. Bir sabah uyandığımızda yeni salonla karşı karşıya kalır gibi yeni meydanlarımızı görüyoruz...
Ölmek üzere olan insanlara ise değinmiyorlar bile. Açlık grevi yapanlar günden güne 'ebedi istirahatgahlarına' doğru yol alırken onların yolunu kesecek adımlar atılmıyor.
İdam cezası olmayan bir ülkede herhangi bir suç nedeniyle bir insanın hayatından olmasını kabul edebilir miyiz? Bu soruya cevabımız hayır ise bizi yönetenlerin adım atmasını beklemek hakkımız. Ama maalesef yöneticiler 'İdam cezası geri gelmeli' minvalinde sözler sarfediyorlar. Kötü günler yakında galiba...



Televizyon tarihinin en sıradışı yapımlarından biri olan ve altmetninde verdiği mesajlarla 'ufuk açan' South Park isimli çizgi filmden bir sahne aktarayım (South Park'ın altmetin zenginliğine bir örnek vereyim. Böyle zengin gönderme içeren film çekemiyoruz, bırakın diziyi). Hatırlarsınız 'milenyum' yaklaşırken, o tarihte kıyametin kopacağını düşünen bir intihar tarikatı vardı. Ve onlar toplu halde 'kıyameti yaşamadan önce intihar etmeyi' planlıyorlardı (Bölümü bulunca ekleyeceğim). Bir evde yüz kişi kadar toplanan bu tarikat South Park'ın bir bölümüne konu olmuştu. Evde toplanan kitlenin etrafını polis sarmıştı. ABD polisi dışarıdan yaptığı anonsta şu ifadeyi kullanıyordu: "Hiçbirinizin intihar etmesine izin vermeyeceğiz, hepinizi öldürmemiz gerekse bile!"




Bu sahne diziyi izlerken eğlenceli ancak gerçek hayatta acıtıyor. Buradan 'Bu ülkede grev vardır' diye tanımlayacağımız 'Cennet Vatan'a getireyim sözü. Galiba bizim siyasetçiler bu bölümdeki polis rolüne soyunuyorlar: Hiçbirinizin açlık grevi yaparak ölmesine izin vermeyeceğiz, hepinizi 'hayata dönüş'le öldürmemiz gerekse bile...

Thursday, 11 October 2012

Tutkularını değiştiremezsin...



Burak Kuru / İstanbul

1 Ekim 2012 günü saat 17.56'da biten 8 senelik beraberliğin 'neden nihayete erdiğini' bilmek bütün futbolseverlerin hakkıydı. Kamuyu aydınlatma adına ilk adımı atan Aziz Yıldırım'ın havalimanındaki konuşması 'gergin açıklamalar' silsilesine işaret etse de, bugün Alex De Souza, mizacına uygun olarak davrandı ve belirli bir akış içerisinde 'derdini anlatmayı' seçti.

Malum, böyle 'büyük' ayrılıklarda genellikle taraflar birbirlerine 'kanıtlanamayacak' suçlamalarda bulunur, deyim yerindeyse 'yatak odası sırları' ifşa edilir ve tartışmanın seviyesi giderek iki tarafı da utandıracak noktaya gelir.

Neyse ki bugün o olmadı. Alex 'şikâyet' eden olmak yerine “İşte yaşananlar” diyerek her açıdan süreci anlattı. 'Ben, Aziz Yıldırım, Ali Yıldırım, Aykut Kocaman ve basın' olarak adlandırdığı '5 ayak'ın kusurlarını dile getirdi. Kararı da dinleyenlere bıraktı.
Öyle değil Başkan...

Toplantı öncesinde her geçen gün 'gündem paratoneri' unvanının hakkını veren Fenerbahçe'de bir ayrılık daha yaşanmıştı:

Literatüre 'Doğru mu Samet' söyleminin girdiği basın toplantısında, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın 'noter'lik yapmasını istediği tercüman Samet Güzel istifasını sunarak Sarı-Lacivertli takımla yollarını ayırdı.

Bu hareketten bir niyet okuma yapalım önce.

Samet Güzel bir anlamda Aziz Yıldırım'a “Doğru değil” yanıtını vermiş oldu. Bizi bu okumaya iten ana neden, takımda halihazırda Portekizce konuşan isimlerin bulunması. Cristian ve Rual Meireles hâlâ Fenerbahçe forması giyiyor sonuçta. Buna ek olarak Samet Güzel, İngilizce mülakat veren futbolculara da tercümanlık yapıyor. İşin özü, ona hâlâ yer vardı Sarı-Lacivertli kulüpte.

Alex de ilk cümlesinde ona teşekkür etti.

Daha sonra sırasıyla Ali Yıldırım, Aziz Yıldırım, Aykut Kocaman ve basının kabahatlerini dile getirdi. Kimi yerde ezada bulundu, kimisinde şükran sundu. Ama nezaketini elden bırakmadı.

Bu noktada Fenerbahçe yönetiminden ne kadar farklı olduğunu gösterdi. Üslup olarak 'kırıp dökmeden, incitmeden' konuştu ve sürecin başından beri yaptığı gibi, kriz yönetimi konusunda başarısını kanıtladı.

Fenerbahçe yönetimi ise, şu anda son iki maçtaki başarılı sonuçların da verdiği özgüvenle işleri yavaş yavaş yoluna koymanın arifesinde. Ama Alex konusunda sadece Fenerbahçe taraftarlarına değil, tüm Türk futbol kamuoyuna bir açıklama borçları olduklarını unutmamaları gerekiyor.

“Teşekkürler” diyerek basın toplantısını bitiren oyuncu artık 'tutkum' dediği Fenerbahçe'yi takip edecek ve “Yanlış kullandım” dediği Twitter üzerinden arkadaşlarını tebrik edecek, başarı dileklerini iletecek.
Alex'e kefiliz...

2009 yılında en iyi yabancı film Oscar'ını alan Arjantin filmi 'El secreto de sus ojos'tan (Gözlerindeki sır) bir alıntı verme zamanı şimdi.

Aranan katilin nasıl bulunacağına dair beyin fırtınası yapılırken, ipucu 'tutku' olarak belirleniyordu.

“Bir erkek her şeyini değiştirebilir. Yüzünü, evini, ailesini, sevgilisini, karısını, dinini, Tanrı'sını.. Değiştiremeyeceği tek şey var.. Tutkularını değiştiremez."

Alex de Souza da tutkusunu açıkladı: Fenerbahçe.

Bazı isimler saha içindeki başarıları kadar saha dışındaki duruşlarıyla da iz bırakıyor.

Alex de Souza, bunun son örneğiydi ve biz 'Saha dışındaki Alex'e kefildik.

Umarım bu toplantıyla hikayeye bir ara vermişizdir. Mutlu bir sonu hepimiz hak ediyoruz. Çünkü istiyoruz ki, "Elbet bir gün buluşalım, bu böyle yarım kalmasın..."

Yazının sonunda bahsettiğim filmin ilgili sahnesi...




8.10.12'de bbc türkçe'de yayımlanmıştır. http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/10/121008_alex_de_souza.shtml

Saturday, 6 October 2012

Don't stop me now!

Dünya sahnesinden Freddie Mercury geçmişse o iş bitmiştir. 
Yorum yapan taş olur. Altta klip daha altta şahane bir çalışma.
Bu da hiç ölmeyecek olan 'übermensch'in 65. yaşgünü anısına Google tarafından yapılan 'doodle'ı


Wednesday, 3 October 2012

Ne güzel 'kıvırmış'

Paloma Faith ile yeni müşerref olmanın utancını yaşıyorum. Tarihe not düşülsün diye de 2009 tarihli Abbey Road kaydını 2012'nin son çeyreğine girdiğimiz şu günlerde blog sayfama taşıyorum!
Edirne ötesi tabirle 'Shame on me'!

Abbey Road isimli programdan, Abbey Road isimli stüdyoda kaydedilmiş, aynı isimli The Beatles albümünün en şahane şarkılarından birisi geliyor: You never give me your money. 40. saniyeden sonrasını hatırlamıyorum. Enfes...

Friday, 28 September 2012

Aptal kutusu demeyelim de...



Popüler kültürün tutkunu olduğumu her fırsatta belirtiyorum. Belli bir yaştan sonra 'farkındalık' yaşayan insanların burun kıvırarak alt kültür gözüyle baktıkları şeyleri izlemeyi seviyorum. Onlara inat olsun diye değil içimden geldiği için ve kimilerini sahiden sevdiğim için yapıyorum bunu.
Televizyonun aptal kutusu olarak nitelendirilmesine zaman zaman karşı çıkıyorum ama buna rağmen insanlara fazla bir şey katmadığı konusuna ben de iştirak ediyorum.
Genel olarak son zamanlarda işim gereği mesai saatlerinde haber ve spor kanallarını izlediğimden gündüz kuşağı ürünlerini kaçırıyorum, geceleri de mecalim kalmadığından televizyonda nevarneyok yakalayamıyorum.
Bugün izin günümdü ve gündüzümü televizyonla geçirdim. Notlar tuttum. Ve biraz sevindim. Çok şey kaçırmıyormuşum. Her şey bıraktığım yerde öylece duruyormuş. Eğlenceyse eğlence, saçmalıksa saçmalık, dramsa dram! Notlara geçelim.

Müzik kanalları arasında gezintide fark edileceği üzere hep aynı klipler dönüyor. Yerli müzik yayımlayan kanallarda biraz daha derli toplu klipler yayımlanıyor. Yabancı müzik kanalları ise kati suretle çekilmiyor. Sürekli RnB ve Hip Hop. Onun da en dinlenmez örnekleri var. MCM kalitesi beklemiyoruz ama biraz özen gösterseler keşke.
Yerli kanallarda bugün Murat Dalkılıç'ın 'Kader', Gülşen'in 'Seyre dursun aşk' ve Tan'ın 'İlk bilen sen ol' isimli şarkılarına defalarca maruz kaldım.
Dalkılıç'ın ve Tan'ın kliplerine değinmezsem çatlarım. Önce Murat Dalkılıç. Şarkı biten bir aşkın ardından yaşanan pişmanlığı konu alıyor. Hala sevdiğini söylüyor ve o esnada 'o eski güzel günler' gösteriliyor. Ama bir de ne görelim, 'eski sevgiliye ezada bulundukları sözler' eski sevgiliyle beraber geçirilen en mutlu anlarda beraber söyleniyor! Saçmalığa gel!
Tan'ın şarkısı da enteresan. Düzenlemesi fena olmayan bir şarkı, klibi de projeleri genelde 'aparma' suçlamasına maruz kalan fotoğrafçı Mehmet Turgut çekmiş. Bu şarkı da ayrılık temalı. Şarkının ilk mısrası “İlk bilen sen ol biz ayrıldık”. Klipte de genç kızımıza Tan tarafından gönderilen bir SMS'in okunması ilk saniyelerin konuğu oluyor. SMS'te tabii ki ayrılık mesajı yazıyor: “İlk bilen sen ol biz ayrıldık.” Daha saçması bulunana kadar en saçması bu diyeceğim ama dehlizlerde ufak bir seyahat yapsak anında buluruz. O yüzden bu topa girmeyeceğim.
Klipleri veriyorum isteyen izlesin gözleriyle görsün diye. Yoksa beğendiğim anlamına gelmiyor.

Tan-İlk bilen sen ol


Murat Dalkılıç-Kader


Müzik kanallarından gündüz kuşağında dizi yayımlayan kanallara geçelim. TRT yeni başlayan Şubat dizisinin tekrarını veriyordu. Çok sarmadı açık söyleyeyim. Ama Fox TV'de uzun zamandır yayımlanan 'Dinle Sevgili' adında bir diziye rastladım. Köşede 'Final' yazıyordu. 5 dakikalık sekans bir daha o kanala dönmememi sağladı. Sahne şu: Başrol oyuncumuz annesiyle beraber masada oturuyor ve kayıp olan karısının nerede olduğuna dair beyin fırtınası yapıyor. O arada polis olay yerine geliyor. Ve delikanlıya pembe bir kimlik uzatıyor. El cevap: “Karım kimliğini mi kaybetmiş?” Aslında bu soruyla kanalı değiştirmeliydim de merak ettim devamını. Polis: “Hayır efendim. Böyle bir haberi ben vermek istemezdim ama karınızın cesedi bu sabah Sarıyer sahilinde bulundu.” Neyse bulunmuş en azından dedim ve geçtim.

Ve günün en beklenen dilimi: Esra Erol'da evlen benimle. Gündüz kuşağı eş bulma programları en kurgusal görünse de zaman zaman en 'sahici' tepkileri içerisinde barındırabiliyor.
Şans eseri bir tanesine bugün denk geldim. Önce bilmeyenlere tarif vereyim. Bu programda kadınlar ve erkekler nasıl bir eş istediklerine dair listeyi belirleyip kendilerine ayrılan yere geçiyorlar. Telefonla katılanlar da “Filanca özellikleri olan kişiye ben talibim” diyerek o kişiyle konuşmaya başlıyor. Anlaşma olursa ertesi gün stüdyoda buluşuluyor.
İşte 'vuslat'a erilene kadar o kişilerin arayışları stüdyoda devam ediyor. Tribün gibi oturuyorlar. Bugün çarpıcı bir sahne yaşandı. Normal seyrinde ilerleyen programda sarışın bir kadın ağlamaya başladı. 'İçin için ağlıyor' denen cinsten. Sunucu sordu neyin var diye başladı anlatmaya: “Bizler burada hepimiz çok yalnızız.” Devamını hıçkırıklara boğularak söylediği için anlayamadım.
Sunucu Esra Erol, konuğu nefes alsın diye stüdyo dışına çıkarırken 'dram pornosu' yapmayı ihmal etmedi. “Sen çok üzüldün istersen Ahmet Abi'ye de bir sarıl'” talimatını verdi, orkestra acı acı çaldı. Reklamlara gittik. Dönüşte ben de yoktum zaten.
Bütün bunlar yaklaşık 2 saat içerisinde gerçekleşince anladım ki ciddi anlamda bir açıkhava tımarhanesinde yaşıyoruz Türkiyeliler olarak. Şikayetçi miyiz peki? Maalesef değiliz.