Showing posts with label musiki. Show all posts
Showing posts with label musiki. Show all posts

Monday, 18 March 2013

Dilek Türkan / Yalnızız


Sahiller, çay bahçeleri, denizin sesi,
Adalar, yalılar, köşkler,
Gösteriş hepsi...
Vitrinler, meydanlar, yollar,
Onlar da yalan...
Kandırdın ah İstanbul hepimizi.
Gün bitti dağıldı herkes,
Sığındı birden, Kırk kilitli kapıların ardına ahh.
Bir mahrem örttü, dokundu siyah geceden
Büründün muhteşem yalnızlığına...

Tuesday, 18 December 2012

'Beterin beteri'nin canı can değil mi!..


“Öyle deme beterin beteri var.”
Dünyanın herhangi bir yerinde, 
karşısındakini teselli etmeye çalışan
 'güzel insan' kategorisine koyacağımız 
kişilerin sarfettiği moral cümlesi. 
İlk olarak bir Türk'ün kullandığından şüpheleniliyor.


Bazen içiniz sıkılır, sebebini bilmediğiniz bir şey oturur içinize. Nefesiniz daralır. O an cigerlerinizi tamamen doldururcasına derin bir nefes alırsınız ama yetmez.
Pencereye yönelirsiniz, pencereyi açarsınız. Kış mevsimiyse soğuk yüzünüze çarpar. Tekrar nefes çekersiniz ama soğuk ya, doyamazsınız. Yine yetmez. Nefesiniz kesilir. (Burada bir nostalji notu, eskiden pencereyi açınca bir de kömür kokusu alırdınız kışın, şimdi doğalgaz yüzünden o da yok. Çevre dostuyumdur ama koku hafızası iyi bir şey, elimizden gitmeseydi, kömürün doğaya zarar vermeyecek şekilde yakılmasını bulurdu bu bilim insanları).
Bir süre sonra olmayacağını anlayıp üşüdüğünüzle kalarak geçersiniz içeriye. Bu kez vakit geçmez. Teoride 60 saniye süren 1 dakika, pratikte uzun zaman alır. Aslında aceleniz olmaması gerekir ama o ruh halinden zamanla kurtulacağınızı düşündüğünüz için zamanın hızlı geçmesine ihtiyacınız vardır. Geçmez ama işte. Öyle de pis bir şeydir Murphy kanunları, hiç sektirmez, tıkır tıkır işler.
Bu o kadar kötüdür ki, sıkıntınızın ne olduğunu -çözümü olmasa bile- bilseniz sanki içiniz rahatlayacaktır. “Neyim var benim” der durursunuz. “Derdim ne acaba, içimi sıkan, nefesimi daraltan şey nedir?” Ah bir bilseniz cevabını, birine açılıp derdinizi anlatacaksınızdır. Açıldığınız kişi de “Boşver takma kafana hem beterin beteri var” diyecektir, sizi rahatlatmak adına.
Ama bu cümleyi duymak için sunacağınız 'dert' yok ortada. Niye bulamıyorsunuz peki derdinizi? Umduğunuzdan çok derdiniz var diye olabilir mi? Belki de sandığından çok şey sizi sıkıntıya sokma potansiyeli taşıyordur.
Açmak lazım bunu.

İşte gidiyorum, bir şey demeden
Öyle ya da böyle bu hayata isteğiniz doğrultusunda gelmiyorsunuz. Çevrenizi seçerek de bu yola çıkmıyorsunuz. Belli bir yaşa geldikten sonra yolunuzu çizmeye başlıyorsunuz. Aldığınız eğitim, bulunduğunuz çevre, iç dünyanız kararlarınızı etkiliyor. Bütün bunlar yaşanırken de tek başınıza değilsiniz elbette. Hayat yolunu beraber yürüdüğünüz, uğruna zamanı geldiğinde endişe duyduğunuz, kimi zaman da onların sizin için endişe duyduğu kişiler var. Aileniz, akrabalarınız, eşiniz, dostunuz, sevgiliniz, tanıdıklarınız, vs...
Bu kişilerle ne kadar içli dışlı olduğunuza bağlı olarak sizin de yaşadığınız hayat sayısı kadar artıyor.

Her şeyi bilmek zorunda mıyız?
Misal sevgiliniz varsa, onun ailesi, arkadaşları, huyu-suyu, zevkleri-renkleri hayatınıza girip, kafanızın bir köşesine yerleşiyor. O konulara dair de düşünmelisiniz artık. Ailesine dair anlattığı şeyleri dinlerken, o konu açılınca önceki konuşmaları hatırlatıcı sözler sarfetmenin yanı sıra siz de kendi hayatınıza dair detayları ona sunmalısınız mesela. Bu arkadaşlarınız ya da hayatınıza giren başka kişiler için de geçerli.
Aileniz ise 'zorunlu arkadaşınız'. İsteyip istemediğinize bağlı olmaksızın hayatlarının bütün detayları sizin kafanızda. Bilmek zorundasınız ve en önemlisi o konularda yaşanan sıkıntılarda bir şeyler yapmanız gerekiyor. Ne kadar çok kişi olursa, bilmeniz gereken, dinlemeniz gereken, uygulamanız gereken, üzülmeniz-sevinmeniz gereken şeyin sayısı artıyor.
“Gereken” diyorum çünkü bu bir seçim değil, zorunluluk! Bu hayata başlarken borçlu çıkıyorsunuz yola. Sizi bu dünyaya getirenlere karşı sorumluluklarınız var elbette. E size karşılıksız bir sevgi sunuyorlar, sevmemenize de razılar ama sevseniz ne olur? (Soru değil yakarış...)
İşte bu sizin hayatınızda hali hazırda varolan ve sonradan hayatınıza dahil olan topluluk, sizin içli dışlı oluş şeklinize göre hayatınızı etkiliyor.


Benim dengemi bozmayınız! 
Endişeden bahsetmiştik oradan yürüyelim. Burada tarihe de not düşüyorsam bir anlamda kendime dair konuşabilirim. Son zamanlarda yazının başında bahsettiğim ruh halini yaşıyorum. Var bir sıkıntı ama nedir bilemiyorum. Mesela yakın dönemde üzüldüğüm, endişelendiğim şeylere bakıyorum. Kızkardeşim, annem, babam, iki yeğenim, bir kısım akrabam, bir kısım arkadaşım ve kendim olmak üzere pekçok konuda endişe duymuşum. Öncelik sıraları o dertlere alışmam ya da önemini yitirmesine bağlı olarak değişmiş. Ama hepsi bir şekilde beni meşgul edip, mutsuzlaştırmış. Sonuca baktığımda ise neredeyse hiçbirinin çözülmediğini görüyorum. Elimde tek bir avuntu kalıyor bu noktada işte: Beterin beteri vardır...

Zalım insanoğlu
Galiba bana insanoğlunun en kötü özelliklerinden biri olan 'başkasının kötülüğünden memnuniyet duyma hali'nin doğal sonucu olan “Beterin beteri vardır” cümlesini kuracak 'ademoğlu'na ihtiyacım var. İnanmasam da birinin bana bunu söylemesi gerekiyor. Yoksa bu nefes darlığı bitmeyecek... 
Aslında 'beterin beteri vardır' insanlarına da eğilmek lazım. Düşünsenize her halükarda bir 'beterin beteri var' durumu ortaya çıkabiliyor. İnsan kendi dertlerini başkasınınkiyle kıyaslıyor ve kıyasladığının daha kötü olduğunu anlayınca rahatlıyor. Çünkü 'en beterin' kendisi olmadığını anlıyor.
Peki ya 'beterin beteri' olduğuna karar verilen, yani 'en beteri' ne yapsın? Ya da ona bir şey olursa biz ne yapacağız? Kiminle avunacağız? 


Sezen Aksu-On ay. Müteveffa Onno Tunç'un bir bestesi. 
Her gün daha fazla hayran oluyorum Tunç'a. 

Üstteki karalama, 10 Aralık'ta yazdığım yazının ruh halinin devamı biraz da. Etrafımdaki dertliler azalırsa galiba ben o zaman rahatlayacağım. Ama bunun için de zaman gerek. 
O da uzun yıllar sürecek gibi. Beklemekten başka çarem olmadığını söylüyorlar, 
ben de söz dinliyorum...

Wednesday, 28 November 2012

Gizli kapaklı bir şeyler mi arar, 'akıllı telefon'a dalan gözlerin? *




“Yine yakmış yâr mektubun ucunu,
 'Askerlikte sevda çekmek zor' diyor.

Yükleyip postanın bana suçunu, 
'Hatırımı teller ile sor' diyor.”


Uzakları yakın eden teknoloji, görünmeyeni görünür, duyulmayanı duyulur yapıyor, güzel... Ancak bu kadar teknolojinin nimetlerinden faydalanırken insanoğlunun zekası sadece iyilik adına çalışmıyor. Bu konudaki en önemli aktör ise artık bir an olsun yanımızdan ayırmadığımız 'akıllı telefonlar'. “Cebimizde bir dünya taşıyormuşuz meğer” diyerek yeni aydınlanma yaşayan kişi boyutuna indirgemek istemem söyleyeceklerimi ama şunu belirtmeden geçmeyi de zul sayarım doğrusu: Bu telefonların aklı hep 'kötüye' çalışıyor ya da 'kötüye çağrı' yapıyor. Oyuncakçı dükkanındaki çocuk misali gördüğünüz her şeyi almak isteği uyandırıyorlar sizde.

Kabalmysteriet
Hep görünenin ardındakini merak ederek biraz daha fazlasının peşinde koşturuyorsunuz. Aslında Jostein Gaarder 'İskambil Kağıtlarının Esrarı' kitabında (Kabalmysteriet) kazananı açıklar: “Sadece joker görünenin ardındakini görür.” Herkes joker olmaya hevesliymiş anlaşılan. Ama zor bir şeydir o. Bir anlamda 'gazoz ağacı' da diyebiliriz...
'Görünenin ardını görme' merakını gideren teknoloji sonsuz nimetler sundu. Misal önceleri 'ICQ' adında bir mesajlaşma programı vardı, daha sonra yerini MSN Messenger'a bıraktı, şimdi o da başkasına bırakmıştır herhalde, adını duymaz olduk çünkü. İkisinde de 'invisible' yani görünmezlik özelliği bulunuyordu. Buna göre, siz görünmez olup program açık şekilde rahatsız edilmeden işinize devam edebiliyordunuz. Kimse sizi göremiyor ancak siz -isterseniz- o an 'görünür olanı' görebiliyordunuz. Bunun asıl kullanım nedeni farklı olsa da ikili ilişkilere 'sevgilim / karım / kocam / sevdiğim kız / hoşlandığım adam ne yapıyor, dur bakalım' şeklinde tezahür ediyordu. Bir süre sonra da anlaşıldı ki aslında herkes 'görünmez' durumda ama aynı şekilde niyeti görünmemek değil başkasını görürken görünmemek!

Futbolda da var böylesi...
Bu biraz futboldaki şikeyi anımsatıyor. “Hadi ordan” demeyin dinleyin. Uzakdoğu'daki futbol liglerinin şike yapma oranını inceleyen ekipler bir süre sonla Çin liginde tüm takımların hesaplarında bir 'gider kalemi'ne denk geliyorlar. İstisnasız şekilde her takım bir yerlere para göndermiş. Bunun araştırması yapıldıktan sonra gerçek de ortaya çıkıyor. Bu paralar 'şike ve teşvik' için gönderiliyor. Nedeni ise çok basit: “Ya diğer takımlar da para göndermişlerse?”
Görünmezlik zırhını teknolojiyle eline geçiren insanoğlu bu iktidarının getirisi olarak eşine dostuna hükmetmeye başlıyor. Mesela deyim yerindeyse görünür haldeyken bir kişinin yatakodasına uyurken giremeyeceğini bilen kişi görünmez olduğunda ilk yatakodasına giriyor! 'Kişi kendinden bilir işi' ya da 'paranoyaklık' diyebilir miyiz bu duruma acaba?

Whatsapp! 'Ne ayak'sın koçum?
Bu tarzın son temsilcilerinden birisi olan whatsapp konusuna geleyim ben. Önce bütün bunlara neden değindiğimi de açıklamam gerekir ki 'Nerden çıktı whatsapp şimdi' sorularını yanıtlamış olayım. Son dönemde hangi arkadaş grubuyla biraraya gelsem -çok arkadaşım var benim (!)- konu bir yerde 'kişi hak ve özgürlükleri'ne geliyor. Bunun temel ihlalcisi olarak da whatsapp'taki 'last seen' etiketi ortaya atılıyor. Fikir beyan edenler de deyim yerindeyse çemkiriyorlar bu özelliğe. Son olarak da buradan çıkan bir kavganın evlilik yolunda ilerleyen tanıdığım bir çiftin ayrılmasına yol açtığını öğrendim ve bardağın taştığını anladım. Ve siz değerli okuyucularımı bu konudaki ahkamımdan yoksun bırakmamın, toplumsal huzurun eksik kalmasına neden olacağını düşünerek yazmaya karar verdim.

Özgürlük
'Last seen on xx:xx' şeklinde bir ifadeyi her kullanıcısı için not tutan whatsapp uyuglamasının bu özelliğini kaldırmanın yolunu önceki gün 'test amaçlı' olarat twitter üzerinden paylaştım. Görünmezlik zırhını sırtına geçirebilecekti söylediklerimi yapanlar. Yalan yoktu zaten, o öyle kalkıyordu -burada bir not, ilk açıklayan ben değilim, aylardır açık olan bir özellik o, yeni görenler olabilir-. Bunu uygulayanlar oldu . Ama açıklamasını geç yaptığım bir şey vardı: Görünmez olmayı sağlıyorsunuz ama görünmez olduğunuz gibi göremiyorsunuz da... Yani görünmez olmanız size özgürce başkasını gözetleme hakkını vermiyordu.

Masum değiliz hiçbirimiz
Bunun üzerine tepkiler geldi. “Neden görünmez olduğumuzda başkasını göremediğimizi söylemiyorsun” minvalinde söylemleri samimiyetim olan kişiler küfür boyutunda dile getirdiler.
Sosyolojik çıkarımlar yapacak birikimim / bilgim yok. Ancak insanların sandığımız kadar iyi / kötü olmadıkları da ortada. İktidar insanı kötü yapıyor bir yerde. Bu fırsatı 'iktidar' sahibine vermeyen whatsapp mühendislerine bir teşekkür de etmeliyiz bence. Böyle bir düzende 'eşitlik' hissini verip kişinin hak ve özgürlüklerini korudukları için.
Zaten bu programdaki 'last seen' özelliği hasebiyle çıkan tartışmalar ve arızaları da anlamış değilim. Bu kadar kontrolcü bir yapının uzun süre yaşaması zaten mümkün değil. 'Akıllı telefonlar'ın aklına uyan insanların huzursuz ve şüpheci bir şekilde hayatlarını sürdürdüklerini söylemekte ise bir beis görmüyorum. Burada bu satırların yazarı olarak kendimi bu hareketleri yapmayan birisi olarak gösterirsem kandırmış olurum sizleri. Dostlarım, inanın benim de hatalarım oluyor. Mükemmel değilim, gerçekten! (Buraya gülücük gelecek).

Münir Nurettin vs. Demet Akalın
Bir arkadaşım cep telefonu kullanmayan ve farklı şehirlerde yaşayan bir evli çiftten bahsetmişti de bu çağda nasıl olur diye düşünmüştüm. Ama eski etkileşimin yanında bugünün oburluğu hakikatten çok sevimsiz. Nerede 'yine yakmış yar mektubun ucunu'daki tavır, nerede 'meşgulsn sanırm bn yatıyrm ii eglncelr sana' tavrı... Münir Nurettin Selçuk'tan, Demet Akalın'a geçiş de diyebiliriz pekala... 
Ezcümle, insanların özel hayatlarına müdahale hakkı hiçbir koşulda yapabileceğimiz bir şey değil. Bu kişi, hayatta 'sizin' olabilecek en önemli varlık olan çocuğunuz olsa bile. 
İyiden iyiye Bridget Jones'un günlüğü tadını yakaladığım bu yazıyı 'akıllı telefonlar'ın aklına uymayın, "Huzur 3310'da" diyerek nihayetlendireyim. 
Cake-Never There de günün şarkısı olsun.
* Başlıktaki şarkı da bu.

Wednesday, 3 October 2012

Ne güzel 'kıvırmış'

Paloma Faith ile yeni müşerref olmanın utancını yaşıyorum. Tarihe not düşülsün diye de 2009 tarihli Abbey Road kaydını 2012'nin son çeyreğine girdiğimiz şu günlerde blog sayfama taşıyorum!
Edirne ötesi tabirle 'Shame on me'!

Abbey Road isimli programdan, Abbey Road isimli stüdyoda kaydedilmiş, aynı isimli The Beatles albümünün en şahane şarkılarından birisi geliyor: You never give me your money. 40. saniyeden sonrasını hatırlamıyorum. Enfes...

Monday, 24 September 2012

Eğlenmeye mahkûmlar...

Tüm duyguların uçlarda yaşandığı, 'Kimi üzgün kimi gün neşeyle dolduğumuz o kanal'ın stüdyolarındayız. Evet, olay yerinden bildirerek Flash TV dosyasını aralıyoruz.


Nüfusu itibariyle bırakın il olmayı bağımsızlığını ilan etmeyi düşünmesi gereken Bakırköy’ün en işlek caddelerinden birisi üzerinde bir apartman. Girişte tabela ve süslemeler var. Güvenlikle selamlaşıp turnikeden geçmemizle ‘arzın merkezine yolculuk’ başlıyor. Her adımında ‘düğün salonu’ atmosferini yaşatan merdivenler vasıtasıyla yerin üç kat altına iniyoruz. Sonunda ‘stüdyo’ yazan kapı karşımızda. İki akşam seyircilerin arasında yer alacağım Flash TV serüvenim başlıyor.

Önce Flash TV programlarına nasıl gelinir anlatayım: ‘Seyirci koordinatörü’ denen bir kavram var. Bu isimler programa kadrolu seyirci getiriyor. Eğer koordinatöre bağlı olarak gelirseniz sorun yok. Çünkü sizden o sorumlu. Yok koordinatörden bağımsız olarak müracaat ederseniz, damsız girilmiyor! İlk başvurumda ‘evlilik cüzdanı’ istemişlerdi. Yıldırım nikâh için vaktim olmadığını söyledim. İkinci başvuruda artık işin başındakilere gazeteci olduğumu belirterek izleyiciler arasına karıştım.
Stüdyoda yaklaşık 50-60 kişi var.

Katıldığım iki programdan ilki geçen yıl yayına başlamasıyla fenomen haline gelen ‘Kadere Mahkûmlar’. Hani şu, Dilber Ay ve Cihan Akboğa’nın sunduğu hapishane koğuşu dekorlu program. Önce içinizi kemiren, geceleri sizi uyutmayan, her anınızı tereddütle geçirmenize neden olan sorunun cevabıyla başlayayım: Hayır, o parmaklıklar gerçekten demir değil! Dikine olanlar plastik boru. Yani isterlerse kaçabilirler!

Ortam tasvirine devam. Koğuş dekorunda anlatmakla bitmeyecek detay var. Posterlerden bahsedeyim ben. Görebildiklerim arasında Atatürk , Metin Oktay, Yılmaz Güney, Yusuf Hayaloğlu, Edip Akbayram ile ‘Darağacında Üç F idan’Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan vardı.

Programda format gereği sunucu ve konuklar kadar ‘koğuş sakinleri’ de başrolde. Bu isimler program esnasında ‘Dışarda mevsim baharmış, gezip dolaşanlar varmış, günler su gibi akarmış, geçmiyor günler geçmiyor’ havasını vermek için volta atıyorlar, bazen uyuyor, bazen de kavga ediyorlar. Figüranlık yapanlar ücret almıyormuş. Önceden seyirci olarak katıldıkları programda figüranlık hoşlarına gitmiş ve gönüllü olarak bu işi yapıyorlarmış.

Figüranlar arasındaki ‘Gardiyan’ abi rolünün hakkını veren kilit bir isim. Konukları ‘koğuş kapısı’nı açarak içeri alıyor. Figüranlara kimi zaman şefkatli kimi zaman ‘gaddar’ yüzünü gösteriyor. Reklam aralarında da ‘seyirciye’ gardiyanlık yapıyor. “Reklam arası 2 dakika”, “2 dakika içinde burada olun”, “Kısa reklam olacak bırakmıyorum hiçbirinizi”, “Yayına giriyoruz oturun lütfen” şeklinde talimatlarla bize de ‘devlet’in büyüklüğünü hissettiriyor!

Gazeteden çıkıp yorgun halde programa geldiğim için arkadaki ranzalardan birini gözüme kestirip “Acaba uyusam ne olur” diye düşündüm ama o sırada ‘Alkış yapmadığım’ için seyirci koordinatöründen azar işittim. Zira seyircilik ‘yan gelip yatma yeri’ değilmiş, onu anladım. Lakin figüranlar arasında bir abi çok kaytardı, hep oturuyordu, yazdım kenara!



Süper buluş: Açık görüş
Olay mahalline intikal ettiğimde eylül ayının 18. günü yaşanıyordu. Sunucu Dilber Ay kardeşi vefat ettiği için gelmedi. Kendisine başsağlığı, kardeşine rahmet dilerim. Ki program boyunca sürekli ‘Dilber Annemiz’e başsağlığı temennisi gönderip saygılarımızı sunduk.

O gün hem terör saldırısı olduğu için hem de programın tabiatı gereği ‘durgun’ bir gece oldu.

‘Kadere mahkûmlar’ ülkenin her yerindeki hapishanelerden izleniyor. Etrafta mahkûmlardan gelen mektuplar var. Bu izlenme sayesinde harika bir ‘iyilik’ yapılıyor: Açık görüş. Hemen anlatıyorum: Program reklama girince görevlilerden “Hapishanede yakını olan var mı” sorusu geliyor. Tanıdığınızın adını yattığı cezaeviyle beraber görevliye yazdırıyorsunuz, yeterli sayıya –genelde 10- ulaşılınca program sonu açık görüş yapılıyor. Cezaevinde yatan kişinin tanıdığına mikrofon uzatılıyor, kamera onu çekerken o da mesajını iletiyor. Dâhiyane! Bizim programda bu sayı yedide kaldı. Görüş yapılamadı maalesef...

Spor muhabiri olduğum için neden bu programa ‘şike soruşturması’ dönemi katılıp futbol dünyasının tutuklularına mesaj iletmediğime dair hayıflandığımı ise sizden gizlemeyeceğim.

Programda çok az konuşma yapılıyor, sürekli şarkı söyleniyor. Amaç cezaevindekilere moral vermek ama şarkı seçimlerinin yarattığı ruh halini bir de içeridekilere sormak gerek. Misal Âşık Mahzuni Şerif’in Merdo’su: “Sana bir gün olsun gülmedi hayat, kaderin berbat Merdo, burası gurbet...”
Yapılan az konuşma mutlaka ‘alkış isteme’kle son buluyor. Sunucu Cihan Akboğa her şeye alkış istiyor. Şehitlere, konuklara, şarkılara hatta anlamadığım şekilde ‘ Türkiye’ye bir alkış’ istedi. Alkışladık haliyle.

Saat 20.00’de başlayıp 23.00 sularında sona eren program boyunca verilen aralarda seyirciler yanlarında getirdikleri ‘kumanya’ları yerken son düdüğün ardından kendilerine tahsis edilen servislerle evlerine dağılıyorlar.

Latif Doğan’dan gayrisi teferruat!
İkinci gece ise bu kez eğlenmek için geldik. Önce size o gece yapılabilecekler arasında neler vardı sayayım: Leonard Cohenve Dead Can Dance konseri ile Manchester United-Galatasaray maçı. Televizyonda da sürüsüyle dizi. Ama bütün bunlar yerine önceki akşamki matem havasını dağıtmak için davullu zurnalı ve halaylı eğlenceye katıldım. Evet, Latif Doğan’ın sunduğu ‘Küstüm Show’dayız.

Programın konuğu şarkıcı Berdan Mardini. İlk programdaki eyirciler arasında rastladıklarımın bir kısmı burada da vardı. ‘Kadere mahkûmlar’da gardiyan rolünü oynayan abiyi bu kez tebdili kıyafet stüdyoda görünce takibe başladım. Meğersem gardiyanlık asli görevi adı da Atilla’ymış. Stüdyonun düzeninden sorumlu olan Atilla abinin görevi televizyon deyimiyle stüdyo amiri galiba...
Bu programda zorunlu olan tek şey eğlenmek! ‘Ayağa kalk’ talimatı gelirse ayağa kalkıp halay, ‘alkış’ talimatı gelirse alkışlamanız gerekiyor. Bunu şartlı refleks olarak yapanlar yani bir nevi ‘Eğlenceye mahkûm’ olanlar olduğu gibi bunu içinden gelerek yapanlar da var...

Handiyse deşifre oluyordum
Talimatlar genelde seyirci koordinatörleri ya da Atilla abiden geliyor. Kadere mahkûmlar programıyla kıyaslarsam bu kez kitle daha kalabalık olduğu gibi hem daha çok kadın var hem de yaş ortalaması yüksek.
Program esnasında tarihi bir ana da tanık oluyoruz: Konuk Berdan Mardini, o saat itibariyle dayı olacağını müjdeliyor. Şarkılı türkülü eğlence sürerken İsveç’te yaşayan ablasının ikizlerinin dünyaya geleceğini söylüyor. Gözü aydın olsun diyoruz bizler de sevincine ortak oluyoruz alkışlarımızla tabii. Çünkü kendimizi ifade etmemizin tek yolu alkışlarımız...

‘Zorunlu oynama’ya dönelim. Buna uymayan kişiler yerini kaybedebiliyor. Programda kısıtlı oturma yeri olduğundan eğer gecikirseniz kameranın göremediği yerlere oturmanız gerekiyor. E haliyle gözünüz de ön sıralarda oluyor. Burada eğer oynamayan varsa “Oynamayacaksa arkaya geçsin yer değişelim” itirazı geliyor. Ben ne mi yaptım? “Görev başında eğlenilmez” diyerek iştirak edemedim.
Bir ara hareketsizliğim ve ara sıra not tutmam deşifre olmama yol açıyordu ancak “Nereden geldin sen, ne iş yapıyorsun” sorularına “Aklıma esince not tutarım” şeklinde benim bile inanmadığım bir cevap verdim.

Bir dahakine görev icabı değil gerçekten eğlenmek için gideceğim! Çünkü burada eğlence bedava ve gerçekten iyi vakit geçiriyor izleyiciler. ‘Kenan’ın (Doğulu) sahnesi çok iyi’ derler ama bir de Latif Doğan’ı görün derim ben. Stüdyoda görüşürüz belki! İyi pazarlar...

Türkiye gündeminden bağımsızlar
Flash TV ’nin kendi gündemi ekseriyetle eğlendirme üzerine. Gündüz kuşağında ‘Evlendirme’yi vaat eden kanal sonra ‘eğlence’ye meyleden dakikalar sunuyor.
Hafta içi her gün saat 10.30’da isminin bile yeterli olduğu ‘Ne Çıkarsa Bahtına’ isimli evlilik programı yayımlanıyor. Akşamüstüne kadar filmlerle vaktimizi geçirirken, yine aynı günler 17.40’ta ‘Rengârenk’te kurtlarımızı döküyoruz.

20.00-23.00 arası cuma hariç her gün bir program yayımlanırken sırasıyla ekrana gelenler şunlar: İsimleri zaten yeterince açıklayıcı olduğundan tarife gerek yok. Evlere Şenlik, Kadere Mahkûmlar, Küstüm Show, Horon Show. Cumartesi Bezm-i Alaturka, pazarları ise Yıldız Yağmuru var.

Söz konusu programları televizyondan izlediyseniz ‘baş döndürücü’ bir hızla ekrana gelen görüntülerin değiştiğine tanık olmuşsunuzdur. Bu değişen görüntüler arasında kameraya yakalanmak ise maharet istiyor. Burada tüyoları seyirci koordinatörleri veriyor. Kimisine el ele tutuşup salınma, kimisine başını yanındakinin omzuna koyma gibi tavsiyelerde bulunup kameralara gönüllü sobelenmesini sağlıyor.

not: bu yazı 23.9.12 tarihinde radikal gazetesinde yayımlanmıştır.

Biraz 'Boğaz'. biraz 'Beirut' güzel konser benim işte...



Beyrut benim için hiç gitmediğim ama ilk fırsatta ayak basmak istediğim, Lübnanlı diva Feyruz eşliğinde sanal olarak dolandığım, onun sesinden duyduğum ‘Le Beirut’ ile klişe tanımla uzaklara daldığım detayların öznesi olan bir memleket.
Bana bu kadarını hissettiren, lakin bunu eyleme dökecek yeteneğim olmadığı için dışa vurmamı sağlayamayan Beyrut, ABD ’li Zach Condon’a ise fazlasını hissettirmişti. ‘Beirut’ projesini başlattığında o toprakları hayatında hiç görmemişti ve 20 yaşındaydı. Yetenek böyle bir şey işte, mesela Jamiroquai’ın sadece ilk iki albümünde yer alıp harikalar yaratan basgitarist Stuart Zender da ilk Jamiroquai albümü esnasında 18 yaşındaydı. 



Zach Condon, Beyrut’a dair “Gitmesek de görmesek de…” diyerek kolları sıvayalı 6 yıl olmuş. O gün bugündür ‘ruhumuzu’ doyuruyor. Kişisel olarak akordeonla ilişkim ‘ne gerek var şimdi’ seviyesinde olduğu için bu enstrümanı çok tuttuğum söylenemez. Ama Beirut’taki hali ‘ukulele’yle beraber ne yalan söyleyeyim gönlümü çeliyor. Önceki gece de bu eylemi turlarının son konseri olarak canlı canlı Kuruçeşme Arena’da yaptılar. Haliyle Boğaz’a nazır… Lakin Boğaz’ın yanında sönük kaldılar. Günahları yok, Freddie Mercury dışında Boğaz’dan rol çalabilecek sanatçı olduğunu sanmıyorum. Yani artık o rol çalınamaz! ‘The Rip Tide’ çalarken, şarkının enfes klibindeki yelkenliye binip uzaklaşma hissini yaşadık. Lakin bazı yerler bırakılıp gidilmiyor. ‘Asitane’de kaldık. İstedik ki Beirut da gitmesin. Sağolsunlar bizi kırmadılar, iki kere bis yaptılar. İlkinde “Bir de sizin için” diyerek dörtlediler. İkinci biste de iki şarkı çalıp vedalaştılar. Zach Condon kırık Türkçesiyle “teşkürler”ini ihmal etmezken, grubun kontrabas ve basgitar çalan üyesi Paul Collins, Türk müziğine değindi: “Türk müziği bu grup için çok şey ifade ediyor. Geçen sefer geldiğimizde çok az kişi vardı bu kez çok kalabalık. Çok mutlu olduk.”
Ülkece ‘ehlikeyf’ olmamızdan ötürü kalabalık bizi gerdi, sürekli insan sirkülasyonu olması ve kimi mekânsal aksaklıklar huzursuz etti ama yine de kitle olarak keyif alarak boğaza nazır bir konser izlemiş olduk. Yine bekleriz…

bu yazı 23.9.12'de radikal gazetesinde yayımlanmıştır.

Saturday, 22 September 2012

Sunday, 2 September 2012

Slavoj Žižek


"...Gerçek bir aşk da ancak bu tersine çevirme sayesinde ortaya çıkar: Sadece ötekinin agalmasına (kısaca heykel diyelim, dış görünüş olarak da yorumlayabiliriz ancak felsefe açısından pek çok farklı anlama da gelebilir. Biz kolayına kaçıp heykel demeyi tercih edelim bugünlük) hayran olduğum zaman gerçekten aşık değilimdir. Aşkın nesnesi olan ötekini kırılgan ve kayıp, 'o şey'den yoksun bir şey olarak yaşadığım zaman, aşkım bu kayba rağmen ayakta kaldığı zaman aşığımdır..." 
"Ve aşk hâlâ ihanet edebildiğin şeydir." 
Slavoj Zizek

Arkada bu çalsın bir yandan... 

Monday, 9 July 2012

Eğer


Bunların hepsini yaptığımı düşünmüyorum, yapabileceğimi de sanmıyorum. Ama çabalıyorum.
Çevrende herkes şaşırsa ve bunu da senden bilse,
Sen aklı başında kalabilirsen eğer,
Herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır
Hem de kendine güvenebilirsen eğer,
Bekleyebilirsen usanmadan,
Yalanla karşılık vermezsen yalana,
Kendini evliya sanmadan
Kin tutmayabilirsen kin tutana,
Düşlere kapılmadan düş kurabilir,
Yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer,
Ne kazandım diye sevinir,
Ne yıkıldım diye yerinir,
İkisine de vermeyebilrsen değer,
Söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz,
Kandırabilir diye saflar dert etmezsen,
Ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz,
Koyulabilirsen işe yeniden,
Döküp ortaya varını yoğunu
Bir yazı turada yitirsen bile
Yitirdiklerini dolamaksızın diline
Baştan tutabilirsen yolunu,
Yüregine, sinirine "Dayan" diyecek,
Direncinden başka şeyin kalmasa da,
Herkesin bırakıp gittiği noktada
Sen dayanabilirsen tek,
Herkesle düşer kalkar erdemli kalabilirsen,
Unutmayabilirsen halkı krallarla gezerken
Dost da düşman da incitmezse seni,
Ne küçümser ne de büyültürsen çevreni,
Bir saatin her dakikasına emeğini katarsan hakçasına,
Böylece dünyalar önüne serilir,
Üstelik oğlum adam oldun demektir.
Rudyard Kipling (Türkçesi: Bülent Ecevit)

Şarkının şiirle bir alakası yok. 3 aydır aklıma takıldı bir türlü bulamıyordum. Sözlerini unuttuğum için. Tesadüfen buldum bu gece. Buraya koyayım gözümün önünde olsun. Unutmam bir daha işte.
Tek parçalık vurgunlardan bu da: White Town-Your Woman


PS: Görsel, şiirin orijinalidir.

Sunday, 1 July 2012

Kalbim Hellas'da kaldı

Ege'nin karşı kıyısına hep bir sempati beslemişimdir. Yıllardır bir sebep aramadım ama galiba artık bunu temellendirmenin vakti geldi. Ben onların en başta müziğini seviyorum.
4 şarkı vereyim gecemiz efkarlansın.

1. Haris Alexiou-Apopse thelo na pio
Türkçe meali, 'Bu gece içmek istiyorum'. "Bu gece içmek istiyorum, sonrasında da hiçbir şey hatırlamamak..." olarak başlıyor. Zaten sözlerin önemi yok musiki ve fonetik size aynı hisleri veriyor.


2. Eleftheria Arvanitaki-Prin to telos.
İtalyanca aşk şarkısı olan 'I giardini di marzo'nun Yunancası oluyor kendileri. Çok başarılı bir aranjman. Orijinali için de buradan bittabii.


3. Despina Vandi-Thelo na se do
Türkiye'de son dönemde aranjmanı yapılmış bir eser. Yıldız Usmanova, Yaşar'la beraber seslendirmişti 'Seni severdim' adıyla. Ama orijinalinin yanından geçmesi namümkün!


4. Haris Alexiou-Oi filoi moi xaramata
Son şarkı yine Haris'ten. Şarkının adını Ege koyabilirlermiş aslında.

Thursday, 28 June 2012

Eski zamanlar


"... Gelelim vapurlara. Şehir hattı vapurlarına... Vapurlar o zaman iki kısımdı. Biri şimdiki Denizyolları'nın Şehir Hattı İşletmesi'ydi. Buna 'gemilerin gidip gelmesi' anlamında "Seyrisefain" denirdi. Boğazda da özel bir şirket vapur işletirdi: Şirket-i Hayriye idi. Şirket-i Hayriye gemileri numaralıydı. Bacalarında büyük rakamlarla numaralar yazılı olurdu. Ayrıca isimleri de vardı: Altınkum, Sarayburnu, Kanlıca, Kandilli, İnbisat ve sair gibi. Sonradan bunlardan ikisini seyrisefain, yani işletme satın aldı, bacalarına malum çapalı amblemi vurup adlarını değiştirdi: Göztepe, Erenköy yaptı.
Biz Kadıköy tarafında oturanların (biz yaştaki çocukların tabii) buna canımız sıkıldı. Bu uzun bacalı leylek gibi şekilsiz gemileri Seyrisefain'in, zarif, güzel vapurlarının yanına yakıştıramadık. Bizim taraftakiler, hele son Heybeliada ile Kalamış güzel gemilerdi. Galiba Fransa'da yapılmıştı. Halk arasında yeni yapılan bir şey için daima bir rivayet çıkar. Bunlara da: Onların altları düzmüş, dediler. Biz onlara rast gelmek için can atardık.Şehir Hatları'nda önce yandan çarklılar vardı: Bağdat, Basra, Nev'eser,. Bunlar daha ziyade Adalar'a ve Bostancı hattına işlerlerdi. Hele bir tanesi akşamları Köprü'den kalkar, nazlı nazlı bütün Anadolu sahilini dolaşır, Moda, Kalamış, Caddebostan, Suadiye, Bostancı'dan sonra Büyükada'ya, ordan da Heybeli'ye geçerdi. Büyükada'da oturan Rum, Ermeni esnafı akşamları bunun başüstüne çilingir sofrası kurarlar, Adalar'a kadar ufak ufak demlenirlerdi.O gece Heybeli'de yatan bu gemi ertesi sabah erkenden Büyükada'ya uğrar oradan yine bükün Anadolu sahilinin yolcularını toplayarak Köprü'ye giderdi. Vakit bol, insanlar terbiyeli, saygılıydı. Büyük büyüklüğünü, küçük küçüklüğünü bilir, biri ötekine sevgi, öteki ona saygı gösterirdi. Kalabalık yoktu. Yandançarkçıların içinde ötekilerden birazcık daha büyük görünen bir Büyükada gemisi vardı ki onlara nazaran çok lükstü. İşittiğime göre istibdat devrinde ya bir büyük paşanın, yahut da bir ecnebi şirket müdürünün 'Muş'u imiş. (Muş: İstim ile işlyene o zamanın yelkensiz bir çeşit yatı). Bu daha ziyade Adalar'a işlerdi.
Adalar'a işleyen gemiler arasında bir de ganbottan bozma (Gun boat: O zamanın ufak silahlı bir eski harp gemisi) dört gemi vardı: Kınalıada, Maltepe, Kartal, Pendik. Bunlar lodosa dayanıklı konforsuz gemilerdi.
Son zamana 1950-55 yıllarına kadar azalarak çalıştılar. Sanırım bir tanesinin makinasını Haliç Tersanesi'nde ilk olarak yapılan bir araba vapuruna koydular. Moda, Kadıköy, Burgaz gibi gemiler de şehir hatlarının güzel gemileriydi. Bunlar daha ziyade Kadıköy tarafına işlerdi..."  


Yıllarboyu Tarih, Haziran 1978, Selçuk Kaskan'ın 'Geçmişe mazi derler...' isimli köşesinde o ayın 'Trenler ve vapurlar' başlıklı makalesinden.



Safiye Ayla-Menekşe gözler hülyalı

Bugün


Final göremeyen Portekizlilere gelsin. Oya İşboğa da iyi okuyor hani. 
Sözleri enfestir ama:

Gurbet elde her akşam battı bağrımda güneş,
Yare giden yollarda hasret oldu bana eş,
Kimsesiz şu ellerde yok mu bana kardeş,
Yare giden yollarda hasret oldu bana eş.

Beste: Osman Nihat Akın
Güfte: Şükrü Tunar

Tuesday, 26 June 2012

'Benim meskenim...'

"Dün Asliye Ceza Mahkemesi'nde tam bir seneye mahkum edildim... Manen ne halde olduğumu tasavvur edebilirsin. Tam bir sene, tam 365 gün hapishanede yaşamak, arkadaşların yardımıyla karın doyurmak ve çıktıktan sonra ne olacağını bilmemek..."
8.1.1933 Ayşe Sıtkı'ya yazdığı mektup
"Benim mesele senin zannettiğin gibi fiyakalı bir zamanımda ağzımdan kaçırdığım sözlerin neticesi değildir. Aramın açıldığı bir iki namussuz başıma bu işi getirdiler.
Geçen sene Mayısında falanca yerde Gazi'yi ima ile telmihen tahkiri (hakareti) tazammum eden (içeren) bir şiir okumuştu dediler. Adli safahat (evreler) lehimde olduğu halde müddeiumumi (savcı) yaranmak için mahkumiyetimi talebetti. Temyiz davayı aleyhime naksetti (geri çevirdi), cezama iki ay daha ilave edildi. Şimdi 14 aya mahkumum ve aşağı yukarı üç ayını yattım. 11 ayım kaldı demektir..."
Ayşe Sıtkı'ya yazdığı bir diğer mektup.


Bugün daha da kötü sanki... Sabahattin Ali'nin mektuplarının olduğu 'Filiz hiç üzülmesin' kitabını andıktan sonra onun şiirini Sezen Aksu'nun sesinden dinleyelim. Dağlardır dağlar...


Saturday, 23 June 2012

Yeni Türkü

Hiçbir Yeni Türkü albümünü kaset/cd çalara koyup dinlediğimi hatırlamıyorum. Ama külliyatın önemli bir kısmına hakimim. Peki nasıl oluyor bu? Çünkü evimizde bir Yeni Türkü delisi vardı: Kızkardeşim! Artık evlenip başka eve taşındığından beri de yeni albümlerinden uzak kalıyorum. Çünkü aklıma gelmiyor grubun albümünü almak. Zaten okuduklarıma göre fazla da bir şey kaçırmıyormuşum. Eski şaşaalı günlerden uzak, "Bir devir muhteşemdik" diyerek günlerini geçiriyorlarmış. O anlara tanık olmamak en iyisi. Eskilerini dinlemeye devam edeyim ben.
Zaten 'Akasya kokulu sabahlar' -ki 2 dakikadan çok daha fazlasırıd bu şarkı ve o hisleri yaşamak için daha çok seneler geçmesi gerekmektedir, çünkü yaş itibarıyla Akasya kokulu sabahlara erişme lüksüne sahibizdir- ve 'Resim' gibi iki eser yapmışsanız o çıtayı yakalamanız çok zor...

Akasya kokulu sabahlar
"Geri verin zamanın geçmek bilmediği, 
gençliğimin sırtıma bir yük gibi bindiği, 
Akasya kokulu sabahlarımdan
hiç olmazsa birini..."


Resim. Klip Sevmek Zamanı'nın görüntülerinden oluşmakta.

Wednesday, 20 June 2012

Belye noçi


"Ama sana kin tutmak mı, Nastenka! Senin açık, sakin mutluluğunu kara bir bulutla gölgelemek, acıyla suçlayıp senin kalbine sıkıntı düşürerek, onu gizli bir pişmanlıkla iğnelemek ve onu saadet anında sıkıntıya atmaya zorlamak, onunla birlikte kürsüye doğru giderken, kara buklelerine taktığın narin çiçeklerden birisini olsun ezmek... Ah, hiçbir zaman, hiçbir zaman! Senin gökyüzün açık olacak, senin tatlı gülüşün ışıklı ve berrak olacak, o öteki, yalnız, minnettar kalbe sunduğun saadet ve mutluluk anı için kutsanmış olacaksın!
Tanrım! Tam bir saadet anı! İnsan yaşamı için, az şey mi bu?"
Beyaz Geceler (Belye noçi), Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

25 Mayıs-15 Temmuz arası Rusya'da St. Petersburg'da yapılacak 'Beyaz geceler' festivali sürüyor. Yarın da 21 Haziran, yani en uzun gece. Orada olmak vardı!  Tam bir saadet anı, bitmezdi işte. 
Gelecek 'White Nights Festival'lere kısmet...

1998 ya da 2001 yılı olması lazım, gece yarısı Grammy ödülleri töreninde yarı uykulu yakalamıştım bu şarkıyı. İlk kez dinlemiştim ve büyülenmiştim. Beyaz geceler misali yılda bir takılır aklıma dinlerim. Fon müziği olsun. Train-Drops of jupiter.

Wednesday, 13 June 2012

Hastasıyız inişli çıkışlı ruh hallerinin...


Türkçe müziğin kuşkusuz en üretken isimlerinden biri olan Orhan Gencebay'ın -ki kendisine yazının devamında Baba olarak sesleneceğim- sayısız 'gönül telimizi titreten' eseri mevcut. 
Kendisi her ne kadar açıklama yaparken bambaşka cümleler kursa da 'Arabesk' olarak nitelenen müzik türünün cennet vatandaki en önemli bestecilerinden. Aslında kendisini 'Arabesk' sınırları içerisine hapsetmek istememesinde biraz haklılık var zira farklı denemeleriyle pekçok müzik türüne daha göz kırpıyor. Ama Arap yarımadasında sevgiyle kucaklandığı aşikar. Misal birkaç sene önce Katar senfoni orkestrası 'Baba'nın parçalarını çalarak kendisini onurlandırmıştı bile.
Neyse konumuz Gencebay'ın besteciliğinden ziyade söz yazarlığında. Söz yazarlığının da ötesinde Gencebay'ın tavrında. 
Açalım biraz. Eserlerinin türüyle ilintili olarak acı, ayrılık, ölüm gibi konuları ele alan Baba, kavuşmayı pek sevmeyen bir tablo çiziyor. Öyle ki kavuşmanın olduğu her yerde 'ayrılık' mutlaka kendisini gösteriyor. 
Bu tavır bana biraz naif geliyor aslında. Çünkü 'Dertler Benim Olsun'u dinleyen bir kitle için eserler yazıyor ve bunu içinizden gelerek yapıyorsanız hayatınızda pek mutluluğa yer yoktur.
Gencebay o yüzden "Giden gider, o kaybeder senin canın sağolsun" demek yerine yaraya tuzla gelir ve çivi çiviyi söker misali yüklendikçe durur. Ama zaten dertli olan dinleyici bundan memnundur. Baba o masada hep olsun, eski güzel günleri hatırlatsın, daha da hayıflansın ister.
Bu minvalde sözler hasebiyle Baba'nın 'kavuşan aşıklar' ya da' mutlu günler yaşayan sevgililer' temalı şarkıları pek azdır. Zaten sevilmezler de. 
Çünkü dinleyiciye göre eğer biz masada dertten kederden demleniyor kendimizden geçiyorsak, Orhan Baba'nın nispet yaparcasına kırlarda koşan sevgilileri betimlemeye hakkı yoktur! O da bizimle oturacaktır masada ve bizimle içecektir. Burada bir başka ciğer parçalayan arabesk şarkı gelsin (Esengül-Taht kurmuşsun kalbime. Şu nedenle burada: Bırakamam seni ben, yanımdan gidemezsin, seviyorsan benimle oturup içeceksin).
Devam edelim bu yüzden Orhan Gencebay sözlerinde hep 'ayrılık' kendisini hissettirir. Nazardan mı korkuyor yoksa masada içen dostlarına 'Benim yerim sizin yanınız mutluluğum uzun sürmez' mi demek istiyordur bilmiyorum ama hep bir yanını ayrılmaya ayırmıştır.
Sanki Baba'nın mutlu olmaya olsa bile bunu ulu orta yaşamaya hakkı yoktur. Ama nasıl olsun ki, bu kadar hüzünlü aşk şarkısı yazıp da yüzünde güller açarak gezecek değildi ya! Burada bir parantez, bu durum biraz film yıldızlarının rollerinin gündelik hayatta üzerine yapışması gibi bir tavıra denk geliyor.
Aşkı bulmuşken ayrılığa sapan şarkılardan yürüyelim.

Mesela 'sev dedi gözlerim'e bir bakalım. 
"Gordu gozlerim, gordu gozlerim/ bir gercegi gozlerinde gordu gozlerim/ bir hayal degil, bir arzu degil/ sevgilin budur senin sev dedi gozlerim" Baba bu sözlerle bulduğu aşkını anlatırken sadece üç mısra sonra nasıl bir ruh haline bürünüyor bakın: "sen de bahtim gibi bana vefasiz olma sevgilim/ omrumce aradim durdum yasla doldu gozlerim/ her tutkunun otesinde ruya gibi hep sen vardin/ asklarin en guzeliyle uzandi sana ellerim" 
Birbirlerine varmışlar ama Baba her zamanki gibi aklını madalyonun öbür yüzüne takmış. Ya biterse ruh hali hiçbir zaman geçmiyor. Belki de mutluluk elbisesini yakıştıramıyor kendisine. Ki haklı biz de yakıştırmıyoruz ona. Hüzün ki en çok yakışandır ona!

'Sevecekmiş gibisin'de de durum farklı değil. Hatta daha ötesi: "Her günün ardında senden bir ümit var/ 
hep gelecekmiş gibisin. içimde bir duygu gözümde bir hayal/ sanki sevecekmiş gibisin. / sevmek acı dolu / sevmek çile dou. çektirecekmiş gibisin/ aklımı başımdan beni şu canımdan / sanki edecekmiş gibisin." 

'Ben eski halimle daha mesuttum'da ise 'tersine' bir durum var. Önce nefret ardından sevgi. Buyrunuz: "Ne oldu bana birden kendimi unuttum/ ben eski halimle daha mesuttum. 
guvenmistim talihime ne umdum ne buldum/ biktim artik biktim artik ben bu asktan yoruldum. bir kirik kalbim vardi onu da sana verdim /sev dedimse dedim oldur demedim, kopacak bekliyorum talihin kor dugumu/ seni sevdim sevenin gormedim guldugunu, ah, ver artik bana gonlunu"

Bu ruh hallerinden şikayetçi miyiz? Asla! Tam da aşkta olduğu gibi çalkantılı ruh hallerini birebir yansıttığı için aslında teşekkür bile etmeliyiz. Ama her durumda "Bak bir de madalyonun bu yüzü var, unutma" diyerek bazen tadımızı kaçırdığı doğru... Yine de seviyoruz Baba'yı. 

Son sözü daha önce yine bloga taşıdığım bir ekşisözlük entrisiyle yapayım. tabularasa nickli yazarın Orhan Gencebay'ın ölümsüz eseri 'Dertler Benim Olsun' için yazdığı paragraf aslında benim bu kadar uzun yazdığım metnin özetini anlatıyor gibi. Buyrunuz: "Keder meyhanesindeyiz. Babalar toplanmiş. Bir plak donuyor, meyhanenin depresyon koşesinde. Cizirtisina can kurban. Gorunmez parmakliklar var meyhanenin etrafini ceviren. Zumrut ye$ili gozlere agit yakanlarin agzinda bir Gencebay ictenligi: dertler benim olsun.. Nelere nelere tekabul etmezki bu şarkinin yarattigi yogunluk. Elitist arabesk deyin isterseniz. İsterseniz duygu somurusu.. Yok kardeşim; olmuyor bu şarki calmadan. Daha nice şarkilar var. Ama bu şarki yakişir rahmetli aşklarin tabut taşima torenlerine. Bu şarkiyla kac kez enkaz kaldirdik be Orhan Abi? Kac yurege benzin doktun sen? Bak babalarin hepsi koymuşlar rakilarini tokuşturuyorlar gorkemli aşk yaralarinin şerefine. Omru vermişler, almişlar dertleri. Aşk yok hayatimda azizim, hala beni niye etkiliyor ayni şiddette bu şarki? -di'li gecmiş zamanin pismanlik tortularini attim, bir bardak demli sabah cayima Orhan abi. 
Kaldiririz biz enkazlari tereddutsuz seve seve. yeter ki sen: bas mizrabi baglamanin gozune..."
Doğru söze ne denir. Sevmek güzel şey!


PS: O kadar bahsettim, 'Arabesk'in şahsıma göre en görkemli şarkısını paylaşmamak olmazdı. Orhan Gencebay-Dertler Benim Olsun. Bestesi, düzenlemesi, sözleri, yorumu. Dört dörtlük. 

Monday, 26 December 2011

Fairuz vs. Nilüfer


Hazıra konma kelimesine karşılık olarak bir dönemin Türkçe şarkılarındaki 'aranjman'ları rahatlıkla verebiliriz. Zira 'üretme' eylemini bir kenara bırakıp 'intihal' konusunda epeyi yol katetmişiz o sırada. Ama o zamanlar 'iyi müzik'i kaynağından bulup çıkarıyorlarmış en azından şimdiki gibi sırtımızı Ege'ye yaslamamışız.
Son olarak nazarımdaki en iyi yorumculardan Nilüfer'in 'külliyat'ını tekrar hatmederken fark ettim az sonra paylaşacağım iki şarkının benzerliğini. Sözkonusu albümün kartoneti elimde yok tabii ki ama illa ki belirtmişlerdir orijinalinin kime ait olduğunu. Asıl şaşırdığım nokta ben nasıl yıllarca bu şarkının özünü bilip de Nilüfer'in yorumuna uyanamamışım. Yazık ki ne yazık! Ama olsun yıllarca Fairuz'dan (Firuze diyip geçmemeli ona da bir yazı yazmak elzem. Az sabahlamadım 'diva'nin şarkılarıyla) dinlemek de kayıp değil büyük kazançtır.
Nilüfer'in Türkçe aranjmanı son dönemdeki ruh halime de yakın aslında. Belki de bugüne kadar böyle dinlemediğim için uyanamadım. İyi dinlemeler.

Nilüfer-Neredesin nerde

Fairuz- Hela ya wesse (Arapça bilmediğim için İngilizcesine sadık kaldım maalesef)

Friday, 8 October 2010

Geç oldu ama...

Geç keşfettim ama bayıldım. Hurts-Wonderful Life...

Tuesday, 27 July 2010

Aksanına kurban!


Ne zamandır ara vermiştim Sophie'm bi'tanemle geri dönmüş olayım. 
Eskilerden, 'Today the sun's on us'


Saturday, 29 May 2010

Kral dönmüş!


Müzikalitesini 'Duhtbrahma' yorumlar lakin ben şarkıya bayıldım. 'Dinledikçe seversin' janrında bir Tarkan şarkısı. Güfte müteveffa Aysel Gürel'den: Sevdanın son vuruşu...