Sunday, 1 July 2012

Kalbim Hellas'da kaldı

Ege'nin karşı kıyısına hep bir sempati beslemişimdir. Yıllardır bir sebep aramadım ama galiba artık bunu temellendirmenin vakti geldi. Ben onların en başta müziğini seviyorum.
4 şarkı vereyim gecemiz efkarlansın.

1. Haris Alexiou-Apopse thelo na pio
Türkçe meali, 'Bu gece içmek istiyorum'. "Bu gece içmek istiyorum, sonrasında da hiçbir şey hatırlamamak..." olarak başlıyor. Zaten sözlerin önemi yok musiki ve fonetik size aynı hisleri veriyor.


2. Eleftheria Arvanitaki-Prin to telos.
İtalyanca aşk şarkısı olan 'I giardini di marzo'nun Yunancası oluyor kendileri. Çok başarılı bir aranjman. Orijinali için de buradan bittabii.


3. Despina Vandi-Thelo na se do
Türkiye'de son dönemde aranjmanı yapılmış bir eser. Yıldız Usmanova, Yaşar'la beraber seslendirmişti 'Seni severdim' adıyla. Ama orijinalinin yanından geçmesi namümkün!


4. Haris Alexiou-Oi filoi moi xaramata
Son şarkı yine Haris'ten. Şarkının adını Ege koyabilirlermiş aslında.

Thursday, 28 June 2012

Eski zamanlar


"... Gelelim vapurlara. Şehir hattı vapurlarına... Vapurlar o zaman iki kısımdı. Biri şimdiki Denizyolları'nın Şehir Hattı İşletmesi'ydi. Buna 'gemilerin gidip gelmesi' anlamında "Seyrisefain" denirdi. Boğazda da özel bir şirket vapur işletirdi: Şirket-i Hayriye idi. Şirket-i Hayriye gemileri numaralıydı. Bacalarında büyük rakamlarla numaralar yazılı olurdu. Ayrıca isimleri de vardı: Altınkum, Sarayburnu, Kanlıca, Kandilli, İnbisat ve sair gibi. Sonradan bunlardan ikisini seyrisefain, yani işletme satın aldı, bacalarına malum çapalı amblemi vurup adlarını değiştirdi: Göztepe, Erenköy yaptı.
Biz Kadıköy tarafında oturanların (biz yaştaki çocukların tabii) buna canımız sıkıldı. Bu uzun bacalı leylek gibi şekilsiz gemileri Seyrisefain'in, zarif, güzel vapurlarının yanına yakıştıramadık. Bizim taraftakiler, hele son Heybeliada ile Kalamış güzel gemilerdi. Galiba Fransa'da yapılmıştı. Halk arasında yeni yapılan bir şey için daima bir rivayet çıkar. Bunlara da: Onların altları düzmüş, dediler. Biz onlara rast gelmek için can atardık.Şehir Hatları'nda önce yandan çarklılar vardı: Bağdat, Basra, Nev'eser,. Bunlar daha ziyade Adalar'a ve Bostancı hattına işlerlerdi. Hele bir tanesi akşamları Köprü'den kalkar, nazlı nazlı bütün Anadolu sahilini dolaşır, Moda, Kalamış, Caddebostan, Suadiye, Bostancı'dan sonra Büyükada'ya, ordan da Heybeli'ye geçerdi. Büyükada'da oturan Rum, Ermeni esnafı akşamları bunun başüstüne çilingir sofrası kurarlar, Adalar'a kadar ufak ufak demlenirlerdi.O gece Heybeli'de yatan bu gemi ertesi sabah erkenden Büyükada'ya uğrar oradan yine bükün Anadolu sahilinin yolcularını toplayarak Köprü'ye giderdi. Vakit bol, insanlar terbiyeli, saygılıydı. Büyük büyüklüğünü, küçük küçüklüğünü bilir, biri ötekine sevgi, öteki ona saygı gösterirdi. Kalabalık yoktu. Yandançarkçıların içinde ötekilerden birazcık daha büyük görünen bir Büyükada gemisi vardı ki onlara nazaran çok lükstü. İşittiğime göre istibdat devrinde ya bir büyük paşanın, yahut da bir ecnebi şirket müdürünün 'Muş'u imiş. (Muş: İstim ile işlyene o zamanın yelkensiz bir çeşit yatı). Bu daha ziyade Adalar'a işlerdi.
Adalar'a işleyen gemiler arasında bir de ganbottan bozma (Gun boat: O zamanın ufak silahlı bir eski harp gemisi) dört gemi vardı: Kınalıada, Maltepe, Kartal, Pendik. Bunlar lodosa dayanıklı konforsuz gemilerdi.
Son zamana 1950-55 yıllarına kadar azalarak çalıştılar. Sanırım bir tanesinin makinasını Haliç Tersanesi'nde ilk olarak yapılan bir araba vapuruna koydular. Moda, Kadıköy, Burgaz gibi gemiler de şehir hatlarının güzel gemileriydi. Bunlar daha ziyade Kadıköy tarafına işlerdi..."  


Yıllarboyu Tarih, Haziran 1978, Selçuk Kaskan'ın 'Geçmişe mazi derler...' isimli köşesinde o ayın 'Trenler ve vapurlar' başlıklı makalesinden.



Safiye Ayla-Menekşe gözler hülyalı

Bugün


Final göremeyen Portekizlilere gelsin. Oya İşboğa da iyi okuyor hani. 
Sözleri enfestir ama:

Gurbet elde her akşam battı bağrımda güneş,
Yare giden yollarda hasret oldu bana eş,
Kimsesiz şu ellerde yok mu bana kardeş,
Yare giden yollarda hasret oldu bana eş.

Beste: Osman Nihat Akın
Güfte: Şükrü Tunar

Tuesday, 26 June 2012

Geçmişin masraflı evliyaları...

Okuyacağınız satırlar, 17 Şubat 1956 tarihli Hafta mecmuasından bir 'araştırma haberi'. Haber dili çok enteresan. Hesaplamaların başladığı ve konunun bağlandığı yerlere dikkat...




İstanbul evliyalarına yılda 
1.500.000 mum yakılıyor!
Bu mumlar eklenirse 225 kilometre eder 
ve hepsini ancak 10 kamyon taşıyabilir.
Yazan: Olcayto

Biz insanlar kendi gücümüzle halledemediğimiz şeylerin, kendiliğinden yola girmesini bekler dururuz. Bu yüzden de çoğumuz başımız sıkıştı mı ya Allah'a dua ederiz, ya da evliyalara mum, adak adarız. Artık evliyalar imdadımıza yetişir mi, yetişmez mi ayrı mesele.
Bütün Türkiye'de boydan-boya binlerce evliya yatar. Kimi bir dağ başındadır. Dağ başındaki evliyaların etrafında yaz günleri adeta bir bayram havası eser. Bütün civar kasaba ve köylerin halkı evliyaların etrafında toplanır.

Hemen her evliyanın kendisine has adakları, hikmetleri vardır. Kimisine kadınlar entarilerinden parça koparıp bağlarlar. Bu evliya çocuk verirmiş!
Kimisinin türbesine tuz koyarlar: Ağız tadı için!
Kimisine yemek dökerler, bereket içindir!
Kimisine para atarlar, "Borcların edası" içindir...


Fakat en yaygın adak mumdur. Bilhassa İstanbul evliyaları arasında hemen hemen mumdan başka şey adanan evliya yok gibidir. 
İstanbul'un en meşhur evliyaları şunlardır. Eyüp'te: Eyüp Sultan, Zeyrek'te Fatih'in sekbanları, Beşiktaş'ta Tuzbaba, Bakırköy'de Zuhurat baba, Cihangir'de Molla baba, Sargüzel'de Yediemirler, Çemberlitaş'ta Tezveren dede, Anadolukavağı'nda Yuşa Hazretleri'dir.
Bunların içinde en meşhurları da Eyüp Sultan ve Yuşa Hazretleri'dir.


Eyüp Sultan'a mum adandığı gibi güvercinlere mısır adanır. Yuşa hazretlerinin en büyük hikmeti çocuksuz ailelere çocuk verdiği rivayetidir. Çocuk isteyen aileler minyatür bir salıncak yapıp içine taş korlar. Fatih'in sekbanlarının türbesinde kiremit parçasını duvara bastırırsınız. Kiremit duvara yapışırsa niyetiniz olur. Bunu biz söylemiyoruz halk buna inanmış.
İstanbul'daki evliyaların sayısı tam olarak bilinmiyor -Herhalde maaş almadıkları için olacak-. Ama tahminlere göne 300 kadar tutuyormuş.


Evliyalara en çok mum perşembe akşamı -eskiler buna cuma gecesi diyorları- yakılır. En tanınmış evliyanın türbesinde perşembe gecesi rahat-rahat 30-40 mum sayabilirsiniz. Bu rakam sair günler 5-10 arasındadır. Ortalama olarak her evliyaya günde 15 mum düşüyor. 
Hani, insana 15 mum hiçbir şeymiş gibi görünüyor. Ama hesaba vurdunuz mu bu 15'er mum yılda 1.500.000 mum ediyor.
1.500.000 mum 225 bin lira tutuyor. Fazlası var eksiği yok. Yanı her yıl evliyaların herbirine 1.000 liralık mum yakıyoruz.


Bir mum normal olarak 15 santim tutuyor. 1.500.000 mumu ucuca eklediğimiz zaman 225 kilometrelik bir mum sütunu haline gelir. Be uzunluk Beyazıt kulesinin 5000 tanesinin uzunluğuna eşittir. 1.500.000 mum ağırlık olarak 45 ton yapar, normal bir kamyon bu mumları ancak 10 defada taşıyabilir. Bu hesap böylece uzayıp gider. Daha bir yığın mukayese ile birçok değişik neticeye varabiliriz.

Evliyaların en ehli keyfi muhakkak ki Manisa'daki Ethem dededir. Bu dededen bir niyetiniz oldu mu, ilkin onu söylersiniz sonra da:
-"Ethem dede, Ethem dede, gömleği keten dede. Bu muradım olursa sana 40 göbek atam dede! 20'si peşin, 20'si veresiye!.." dersiniz ve 20 göbek atarsınız. Ama evliyaların sayesinde asıl göbek atanlar mumcular!..


İsterseniz şuracıkta birlikte murat edelim. Eğer bu adak hastalığından kurtulursak Eyüp Sultan'a 10 mum benden. Helal olsun.

'Benim meskenim...'

"Dün Asliye Ceza Mahkemesi'nde tam bir seneye mahkum edildim... Manen ne halde olduğumu tasavvur edebilirsin. Tam bir sene, tam 365 gün hapishanede yaşamak, arkadaşların yardımıyla karın doyurmak ve çıktıktan sonra ne olacağını bilmemek..."
8.1.1933 Ayşe Sıtkı'ya yazdığı mektup
"Benim mesele senin zannettiğin gibi fiyakalı bir zamanımda ağzımdan kaçırdığım sözlerin neticesi değildir. Aramın açıldığı bir iki namussuz başıma bu işi getirdiler.
Geçen sene Mayısında falanca yerde Gazi'yi ima ile telmihen tahkiri (hakareti) tazammum eden (içeren) bir şiir okumuştu dediler. Adli safahat (evreler) lehimde olduğu halde müddeiumumi (savcı) yaranmak için mahkumiyetimi talebetti. Temyiz davayı aleyhime naksetti (geri çevirdi), cezama iki ay daha ilave edildi. Şimdi 14 aya mahkumum ve aşağı yukarı üç ayını yattım. 11 ayım kaldı demektir..."
Ayşe Sıtkı'ya yazdığı bir diğer mektup.


Bugün daha da kötü sanki... Sabahattin Ali'nin mektuplarının olduğu 'Filiz hiç üzülmesin' kitabını andıktan sonra onun şiirini Sezen Aksu'nun sesinden dinleyelim. Dağlardır dağlar...


Saturday, 23 June 2012

Yeni Türkü

Hiçbir Yeni Türkü albümünü kaset/cd çalara koyup dinlediğimi hatırlamıyorum. Ama külliyatın önemli bir kısmına hakimim. Peki nasıl oluyor bu? Çünkü evimizde bir Yeni Türkü delisi vardı: Kızkardeşim! Artık evlenip başka eve taşındığından beri de yeni albümlerinden uzak kalıyorum. Çünkü aklıma gelmiyor grubun albümünü almak. Zaten okuduklarıma göre fazla da bir şey kaçırmıyormuşum. Eski şaşaalı günlerden uzak, "Bir devir muhteşemdik" diyerek günlerini geçiriyorlarmış. O anlara tanık olmamak en iyisi. Eskilerini dinlemeye devam edeyim ben.
Zaten 'Akasya kokulu sabahlar' -ki 2 dakikadan çok daha fazlasırıd bu şarkı ve o hisleri yaşamak için daha çok seneler geçmesi gerekmektedir, çünkü yaş itibarıyla Akasya kokulu sabahlara erişme lüksüne sahibizdir- ve 'Resim' gibi iki eser yapmışsanız o çıtayı yakalamanız çok zor...

Akasya kokulu sabahlar
"Geri verin zamanın geçmek bilmediği, 
gençliğimin sırtıma bir yük gibi bindiği, 
Akasya kokulu sabahlarımdan
hiç olmazsa birini..."


Resim. Klip Sevmek Zamanı'nın görüntülerinden oluşmakta.

Wednesday, 20 June 2012

Belye noçi


"Ama sana kin tutmak mı, Nastenka! Senin açık, sakin mutluluğunu kara bir bulutla gölgelemek, acıyla suçlayıp senin kalbine sıkıntı düşürerek, onu gizli bir pişmanlıkla iğnelemek ve onu saadet anında sıkıntıya atmaya zorlamak, onunla birlikte kürsüye doğru giderken, kara buklelerine taktığın narin çiçeklerden birisini olsun ezmek... Ah, hiçbir zaman, hiçbir zaman! Senin gökyüzün açık olacak, senin tatlı gülüşün ışıklı ve berrak olacak, o öteki, yalnız, minnettar kalbe sunduğun saadet ve mutluluk anı için kutsanmış olacaksın!
Tanrım! Tam bir saadet anı! İnsan yaşamı için, az şey mi bu?"
Beyaz Geceler (Belye noçi), Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

25 Mayıs-15 Temmuz arası Rusya'da St. Petersburg'da yapılacak 'Beyaz geceler' festivali sürüyor. Yarın da 21 Haziran, yani en uzun gece. Orada olmak vardı!  Tam bir saadet anı, bitmezdi işte. 
Gelecek 'White Nights Festival'lere kısmet...

1998 ya da 2001 yılı olması lazım, gece yarısı Grammy ödülleri töreninde yarı uykulu yakalamıştım bu şarkıyı. İlk kez dinlemiştim ve büyülenmiştim. Beyaz geceler misali yılda bir takılır aklıma dinlerim. Fon müziği olsun. Train-Drops of jupiter.

Sunday, 17 June 2012

Bir dili hakkıyla kullanmak

Dilin yaşayan bir varlık olduğu hep söylenir ve siz de biraz bu konuya eğildiğiniz zaman durumun gerçekliğini kendinizce teyit edersiniz. Misal eski metinlerle günümüz metinlerini karşılaştırdığınızda dilinize yerleşen yabancı kökenli kelimeler canınızı sıkarken, bir yandan da 'evrensel'e doğru yol aldığınız hissine kapılırsınız. Ama bu his elbette samimi değildir. Kendinizi avutursunuz. Zira aslında kazançtan çok kayıp olduğunu eski metinlerdeki sadeliğin farkına vardığınızda anlarsınız. 
Aynı zamanda gündelik hayatta insanlarla konuştuğunuzda da kullanılan cümleler, hitaplar ve kelime sayısına bakınca hep bir geriye gidiş olduğunu ayarsınız. 
O kadar ki eski isimler bile tedavülden kalkarak yerini yenilerine bırakıyor. Misal eski isimler sadece dizilerde gündeme gelirken ne zaman tedavüle girdiği hatırlanamayan geçmişi çok taze gibi duran isimler ortaya çıkıyor. Örneklendireyim, Cansu, Berk, Dilara ve benzeri. Bu isimlerde 'kafa kağıdı eski' isimlere pek rastlamak mümkün değil. Aslında bu da bir yazı konusu olmalı: İsimlerin tedavüle giriş zamanları! Benim tezime göre ilk 'Can' ismi 'Can Yücel'e konmuş olabilir! 


Neyse dile dönelim tekrardan, bir dili hakkıyla kullanmak için öncelikle kelime dağarcığımızı geliştirme yoluna gidersek zannedersem doğru yol üzerinde olmuş sayılırız. Ne kadar çok kelime bilirsek anlattıklarımız o kadar zenginleşir. Burada bahsettiğim eski Türkçe metinler okurmuş gibi konuşmak değil. Sadece bir kelimenin konuştuğumuz lisanda karşılığı var ise öncelikle onu kullanmak söylemeye çalıştığım... 


Bu konuda Fransızca'yı 'hakkıyla' kullandığı söylenen Honore de Balzac örneklendirilebilir. Eşi bulunmayan tasvirlerini zaten başka türlü yapması mümkün olmazdı. 150 kelime kullanarak yapılan tasvirle, 2000 kelimelik seçki arasından çıkan tasvir aynı olur mu hiç! Ekşisözlük'te ilkel insan 'müstear isimli' yazar Balzac için 40.000 kelimelik dağarcığıyla yazdığını söylemiş. Bence daha fazla bile olabilir. Çünkü 'cennet vatan'da emsalsiz şarkıcı Mustafa Keser, 20.000 şarkılık repertuarı olduğunu iddia eder! 


Konuyu saptırmayalım, yine ekşisözlük'ten 'kurcalamabozarsın'ın paylaştığı 'İki gelinin hatıraları'ndan bir kesiti   yayımlayayım. Türkçe'ye çevrilmiş hali bu kadar zenginken, orijinal metin tadından yenmiyordur eminim. Balzac çok şanslı bir insanmış yeteneğinin farkına varıp sonraki nesillere aktarmış. Benim anlatmam metni yüceltmez elbette ama kıskanamayacak kadar büyük hayranlık beslediğimi belirtmeden geçmeyeyim. Buyrunuz...  


"Benim sevebileceğim erkek, kardeşciğim, erkekler yanında sert,mağrur, kadınlar yanındaysa şefkatli olmalıdırlar. Onun kartal bakışı, alayı andıran her şeyi derhal ezebilmelidir. Onda kutsal şeylerle, hele kalbin şiirini kuran, hayatı tatsız sönük bir realite olmaktan kurtaran kutsal şeylere alay edenlere karşı acır gibi bir gülümseme bulunmalıdır. Bizden, en büyük avunmaları bağışlayan din fikirlerinin kaynağını sökmek isteyenler bence çok aşağı insanlardır. Bunun için, benim sevebileceğim adamın inançlarında da hem bir çocuk sadeliği, hem de dinin hakikatlerini incelemiş bir kimsenin sarsılmaz inancını bulmak isterim.
Onun zekasında bir yenilik, bir kendine vergilik bulunmalı, gösteriş arzusunda yer olmamalıdır. Onun fazla, yahut yersiz sayılacak bir söz söylemesi mümkün değildir; kimsenin canını sıkmadığı gibi kendisi de can sıkıntısı nedir bilmez, çünkü ruhunda büyük bir zenginlik bulunacaktır. Bütün fikirleri her türlü bencillikten uzak, asil, yüksek, mertce düşünceler olacaktır. Bütün hareketlerinde hiçbir menfaat tasası bulunmadığı belli olacaktır. Kusurları da, zamanından üstün olan fikirlerinin genişliğinden, derinliğinden doğacaktır. Ben onu her bakımdan zamanından ilerisinde bulmalıyım.
Kendisinden zayıf olanlara en nazikçe dikkati esirgemeyeceğinden bütün kadınlara şefkat gösterecektir ama hiç birine öyle kolayca gönül vermeyecektir; bu meseleyi çok ciddi saydığından bir oyun haline sokmaya kalkmayacaktır. Derin ateşli bir aşk uyandıracak bütün meziyetler vardır onda; gene de bütün hayatını gerçekten sevmeksizin geçirmesi mümkündür. Fakat hayalinde yaşayan kadını bulursa; kendisini anlayacak, ruhunu dolduracak, bütün hayatını bir mutluluk ışığı ile aydınlatacak kadına; bu karanlık, soğuk, donmuş dünyada bütün bulutlar arasında gözüken bir yıldız gibi parlayacak kadına; hayatına yepyeni bir büyü katıp şimdiye kadar sessiz kalmış tellerini titretecek kadına rast gelirse bir gün söylemeye bile gerek yok, bu saadetini anlayıp değerini bilecektir. O kadını tam anlamıyla mutlu edecektir. Kendisini onun ellerine, annesinin kucağında uyuyan bir çocuğun korku, güvenmezlik nedir bilmez sevgisiyle bırakılacak o kadının kalbini ne bir sözle, ne de bir bakışla incitecektir; çünkü o kadın o tatlı rüyasından uyanıverirse ruhunda da, kalbimde de bir daha onarılmaz yaralar açılacaktır. Bütün geleceğini bağlamazsa o denizde yolculuğa çıkmasına imkan yoktur. 
O adamın yüzünde, tavırlarında, hareketlerinde, yürüyüşünde, en büyük şeyler gibi en küçük şeyleri de yapışında muhakkak ki üstün adamların, sade, yapmacıksız üstün adamların hali bulunacaktır. Çirkin olabilir fakat elleri güzel olacaktır; üst dudağı, hor gördüğü hiçe saydığı insanlara karşı alaycı bir gülümseme ile hafif kalkık olsun isterim; ruh dolu bakışının o ilahi, parlak ışığını da ancak sevdiklerine gösterecektir."

Saturday, 16 June 2012

Mark Twain

  • "The frankest and freest product of the human mind and heart is a love letter; the writer gets his limitless freedom of statement and expression from his sense that no stranger is going to see what he is writing."
  • "Sometimes my feelings are so hot that I have to take the pen and put them out on paper to keep them from setting me afire inside; then all that ink and labor are wasted because I can't print the results."
  • "People are different. And it is the best way."
  • "The difference between the almost right word & the right word is really a large matter--it's the difference between the lightning bug and the lightning."
Kalanı için bu siteye müracaat.  

Şöyle de bir çocuklar için animasyon var. Evlerden ırak!

Wednesday, 13 June 2012

Hastasıyız inişli çıkışlı ruh hallerinin...


Türkçe müziğin kuşkusuz en üretken isimlerinden biri olan Orhan Gencebay'ın -ki kendisine yazının devamında Baba olarak sesleneceğim- sayısız 'gönül telimizi titreten' eseri mevcut. 
Kendisi her ne kadar açıklama yaparken bambaşka cümleler kursa da 'Arabesk' olarak nitelenen müzik türünün cennet vatandaki en önemli bestecilerinden. Aslında kendisini 'Arabesk' sınırları içerisine hapsetmek istememesinde biraz haklılık var zira farklı denemeleriyle pekçok müzik türüne daha göz kırpıyor. Ama Arap yarımadasında sevgiyle kucaklandığı aşikar. Misal birkaç sene önce Katar senfoni orkestrası 'Baba'nın parçalarını çalarak kendisini onurlandırmıştı bile.
Neyse konumuz Gencebay'ın besteciliğinden ziyade söz yazarlığında. Söz yazarlığının da ötesinde Gencebay'ın tavrında. 
Açalım biraz. Eserlerinin türüyle ilintili olarak acı, ayrılık, ölüm gibi konuları ele alan Baba, kavuşmayı pek sevmeyen bir tablo çiziyor. Öyle ki kavuşmanın olduğu her yerde 'ayrılık' mutlaka kendisini gösteriyor. 
Bu tavır bana biraz naif geliyor aslında. Çünkü 'Dertler Benim Olsun'u dinleyen bir kitle için eserler yazıyor ve bunu içinizden gelerek yapıyorsanız hayatınızda pek mutluluğa yer yoktur.
Gencebay o yüzden "Giden gider, o kaybeder senin canın sağolsun" demek yerine yaraya tuzla gelir ve çivi çiviyi söker misali yüklendikçe durur. Ama zaten dertli olan dinleyici bundan memnundur. Baba o masada hep olsun, eski güzel günleri hatırlatsın, daha da hayıflansın ister.
Bu minvalde sözler hasebiyle Baba'nın 'kavuşan aşıklar' ya da' mutlu günler yaşayan sevgililer' temalı şarkıları pek azdır. Zaten sevilmezler de. 
Çünkü dinleyiciye göre eğer biz masada dertten kederden demleniyor kendimizden geçiyorsak, Orhan Baba'nın nispet yaparcasına kırlarda koşan sevgilileri betimlemeye hakkı yoktur! O da bizimle oturacaktır masada ve bizimle içecektir. Burada bir başka ciğer parçalayan arabesk şarkı gelsin (Esengül-Taht kurmuşsun kalbime. Şu nedenle burada: Bırakamam seni ben, yanımdan gidemezsin, seviyorsan benimle oturup içeceksin).
Devam edelim bu yüzden Orhan Gencebay sözlerinde hep 'ayrılık' kendisini hissettirir. Nazardan mı korkuyor yoksa masada içen dostlarına 'Benim yerim sizin yanınız mutluluğum uzun sürmez' mi demek istiyordur bilmiyorum ama hep bir yanını ayrılmaya ayırmıştır.
Sanki Baba'nın mutlu olmaya olsa bile bunu ulu orta yaşamaya hakkı yoktur. Ama nasıl olsun ki, bu kadar hüzünlü aşk şarkısı yazıp da yüzünde güller açarak gezecek değildi ya! Burada bir parantez, bu durum biraz film yıldızlarının rollerinin gündelik hayatta üzerine yapışması gibi bir tavıra denk geliyor.
Aşkı bulmuşken ayrılığa sapan şarkılardan yürüyelim.

Mesela 'sev dedi gözlerim'e bir bakalım. 
"Gordu gozlerim, gordu gozlerim/ bir gercegi gozlerinde gordu gozlerim/ bir hayal degil, bir arzu degil/ sevgilin budur senin sev dedi gozlerim" Baba bu sözlerle bulduğu aşkını anlatırken sadece üç mısra sonra nasıl bir ruh haline bürünüyor bakın: "sen de bahtim gibi bana vefasiz olma sevgilim/ omrumce aradim durdum yasla doldu gozlerim/ her tutkunun otesinde ruya gibi hep sen vardin/ asklarin en guzeliyle uzandi sana ellerim" 
Birbirlerine varmışlar ama Baba her zamanki gibi aklını madalyonun öbür yüzüne takmış. Ya biterse ruh hali hiçbir zaman geçmiyor. Belki de mutluluk elbisesini yakıştıramıyor kendisine. Ki haklı biz de yakıştırmıyoruz ona. Hüzün ki en çok yakışandır ona!

'Sevecekmiş gibisin'de de durum farklı değil. Hatta daha ötesi: "Her günün ardında senden bir ümit var/ 
hep gelecekmiş gibisin. içimde bir duygu gözümde bir hayal/ sanki sevecekmiş gibisin. / sevmek acı dolu / sevmek çile dou. çektirecekmiş gibisin/ aklımı başımdan beni şu canımdan / sanki edecekmiş gibisin." 

'Ben eski halimle daha mesuttum'da ise 'tersine' bir durum var. Önce nefret ardından sevgi. Buyrunuz: "Ne oldu bana birden kendimi unuttum/ ben eski halimle daha mesuttum. 
guvenmistim talihime ne umdum ne buldum/ biktim artik biktim artik ben bu asktan yoruldum. bir kirik kalbim vardi onu da sana verdim /sev dedimse dedim oldur demedim, kopacak bekliyorum talihin kor dugumu/ seni sevdim sevenin gormedim guldugunu, ah, ver artik bana gonlunu"

Bu ruh hallerinden şikayetçi miyiz? Asla! Tam da aşkta olduğu gibi çalkantılı ruh hallerini birebir yansıttığı için aslında teşekkür bile etmeliyiz. Ama her durumda "Bak bir de madalyonun bu yüzü var, unutma" diyerek bazen tadımızı kaçırdığı doğru... Yine de seviyoruz Baba'yı. 

Son sözü daha önce yine bloga taşıdığım bir ekşisözlük entrisiyle yapayım. tabularasa nickli yazarın Orhan Gencebay'ın ölümsüz eseri 'Dertler Benim Olsun' için yazdığı paragraf aslında benim bu kadar uzun yazdığım metnin özetini anlatıyor gibi. Buyrunuz: "Keder meyhanesindeyiz. Babalar toplanmiş. Bir plak donuyor, meyhanenin depresyon koşesinde. Cizirtisina can kurban. Gorunmez parmakliklar var meyhanenin etrafini ceviren. Zumrut ye$ili gozlere agit yakanlarin agzinda bir Gencebay ictenligi: dertler benim olsun.. Nelere nelere tekabul etmezki bu şarkinin yarattigi yogunluk. Elitist arabesk deyin isterseniz. İsterseniz duygu somurusu.. Yok kardeşim; olmuyor bu şarki calmadan. Daha nice şarkilar var. Ama bu şarki yakişir rahmetli aşklarin tabut taşima torenlerine. Bu şarkiyla kac kez enkaz kaldirdik be Orhan Abi? Kac yurege benzin doktun sen? Bak babalarin hepsi koymuşlar rakilarini tokuşturuyorlar gorkemli aşk yaralarinin şerefine. Omru vermişler, almişlar dertleri. Aşk yok hayatimda azizim, hala beni niye etkiliyor ayni şiddette bu şarki? -di'li gecmiş zamanin pismanlik tortularini attim, bir bardak demli sabah cayima Orhan abi. 
Kaldiririz biz enkazlari tereddutsuz seve seve. yeter ki sen: bas mizrabi baglamanin gozune..."
Doğru söze ne denir. Sevmek güzel şey!


PS: O kadar bahsettim, 'Arabesk'in şahsıma göre en görkemli şarkısını paylaşmamak olmazdı. Orhan Gencebay-Dertler Benim Olsun. Bestesi, düzenlemesi, sözleri, yorumu. Dört dörtlük.